Pazartesi, Ocak 29, 2007

Haluk Nurbaki | Elest Bilmecesinin Özündeki Sır

İnanan, ya da inanmaya gayret eden her insan ezelde bir var oluş imtihanı geçirdiğini hissetmekte, bilmektedir.

Elest meclisini tanımlarken içimize gelen duygular, özündeki sırrı yitirmemiş herkese bir ürperti vermektedir.

«Acaba evrenin bu en büyük imtihanında ben ne yaptım?» Endişesi insanın bir bakıma en haysiyetli duygusudur.

Yüce kitabımız elest sorusunu hatırlamamızı emrediyor. Evet bu soru «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» ilâhi sedasıdır.

Böylesine açık bir soruya nasıl olur da «Belî (evet) Rabbimizsin» denmez ve neden o muhteşem sahne hatırlanmaz?

İnsanın bu dünyadaki en büyük gafleti bu soruya dünya şartları içinde cevap aramasıdır. Elest meclisi zamandan önce yaşandığı için şu anda bile ilâhi suale yaklaşım sağlamak mümkündür. Elestin zaman ötesi sırrı da budur. Aslında elest bilmecesinin özündeki sırrı bulmak gerçek îmana intikaldir. Allah'a yakınlık ancak enfüsümüzdeki bu sırra ermekle mümkündür.

Her zorlukda olduğu gibi evrenin bu en çetin bilmecesinin çözümünde de anahtar kâinatın incisi Efendimizdir.

Allah Elest'de

«Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» emrini verince tüm yaradılmışlar önce şiddetli bir zevke, fakat sonra sıra ile haşyet ve paniğe kapıldılar. Ve «Evet Rabbimizsin» deme mecâli bulamadılar. Yalnız evrenin benzersiz incisi Efendimiz «Evet Rabbimizsin» diyerek evreni yok olmaktan kurtardı.

İşte biz şu anda yaşarken kendi kendimize hep şu soruyu sormalıyız:

Elest'de ilâhi emir tecelli edince, önce büyük bir zevke kapıldığımız halde sonradan neden haşyete ve oradan da paniğe düştük?

Ve Efendimiz nasıl bir hikmetle zevk sırrından hemen «Belî (Evet)» niyazına geçti?

Şimdi bu soruların cevabını perde perde aşarak çözmeye çalışalım.

Önce ilâhi emrin bize intikal tarzını bir hatırlayalım. Allah :«Beni sizin rabbiniz değil miyim (Elestü bi Rabbiküm)» emrini verdiği zaman, bu ses, bu duygu hem evrenin tüm âfâkında, yâni seyredilen her noktasında; hem de enfusunda, tüm varlıkların iç dünyalarının en derinlerinde duyuldu. Evrende hiç bir mekân, varlık, tek bir nokta yoktu ki; bu ses oradan yansımasın.

Haşyetin nedeni ilâhi emrin bu muhteşem sonsuzluğudur. İşte o zaman tüm yaradılmışlar kendine has bir varlık noktası aramaya başladılar, yüzeysel bir tanımla benliğe düştüler. Madem evrenin her noktasında ilâhi kudret var «Peki ben kimim, neyim?» telâşına kapıldılar. O zaman da panik başladı.

Yalnız Efendimiz kendine bir yer, bir benlik aramadan ve hemen, «Evet Rabbimizsin» niyazına geçiverdi.

Dikkat ederseniz dünya hayatında benlik gafletleri pek açık bir şekilde yaşar, durur. Ne zaman Yüce Yaradanımıza karşı bir yakınlığa geçmek istersek, iyilik ve güzelliğe doğru adım atsak; içimizdeki benlik, hemen kendini hissettirir. Bir yandan mazeretler, bir yandan vesveseler, bir yandan da anlamsız gururumuzla gönlümüzde yanan ışığı söndürüveririz.

Kendimizin beceremediği güzellikleri hayranlıkla seyrettiğimiz İslâm yüceleri için bile, aynı şaşkın tavrımızı koyarak onlardan hayat bulma sırrımızı yitiririz.

İnsan, hatta yaratılmış her varlık kendisini seyrederken hep âfâka; dış yüze takılı kalır. Öze doğru perde perde geçerek enfüsdeki ilâhi sırrı görmekten kaçar. Halbuki kendi gönlüne doğru perde perde geçerek, tüm zâhiri varlık ilgilerini aşıp özündeki elest sevdasını duymak sırrına sahiptir.

Dış dünyanın ilgileri, korkuları, vesveseleri onu gönlündeki sonsuzluğa gitmekden alıkoyan masal öcüleridir. Bunları aşmak elestteki paniği aşmak gibidir.

İşte elest bilmecesinin özündeki sır, benliği aşma becerisidir. Dünyamızdaki tecellîsi ile de aynen bu benlik hikmetini sergiler.

Fahr-i Kâinat Efendimizin etrafındaki yüceleri düşünürseniz gerçeği hemen fark edersiniz. Onlarda benliğin izini bulmak mümkün değildir.

Aslında îman; mü'minin hayatta zorlanması, hep bu çevre öcülerini yıkıp gönlündeki, özündeki ilâhi besteyi bulması için vesîledir.

Kadere rıza gösterirken, sizi şiddetle etkileyen bir dünya hevesînden vazgeçerken, duyduğunuz ezilmeler hep bu barajın aşılması için zorunlu çabalardır. Çevrenin tüm putları yıkılıp gönül kâbesi arınınca tavaf; gönüllerde semâ başlar. Tanımların ötesinde bu semaya varmanın tek yolu: Efendimizin yakinlerindeki bu sırrı görebilmektir. Ben de önce bu hikmetlerin zincirinden yola çıkacak, sizlere elestin gönüllere nakşettiği semayı tanıtacağım.

Ve elest bilmecesinin sırrında buluşacağız.

Haluk Nurbaki | Gönüllerde İlâhi Fazlar

Elest meclisinde Efendimiz hamd niyazı ile tüm evrenleri tükenmişlikten kurtarınca, onun enfusunda bir nur doğdu. Bu nur tüm evrende parladı, henüz haşyette kalıp da paniğe kapılmayan varlıklar onun ışığıyla canlandı ve «Beli (evet)» niyazına katıldı.

İşte o anda Allah:

Levlâke levlâk, lemmâ halaktü'l-eflâk (Sen olmasaydın, sen olmasaydın felekleri yaratmazdım) emri ile gönülleri yarattı. Benlik kasırgasından kurtulanlar nûr-u Muhammedi ile özlerinde ilâhi hikmeti sezdi ve böylece gönüller doğdu.

Peki gönül nedir? Sırr-ı Muhammedi'yi arayan, sonra onun nurunu bularak enfüsümüzü, özümüzü bulan müthiş bir güzelliktir, insan, küçük âlem olan semâlara bakınca, nasıl ışık ışık galaksileri, güneşleri seyrediyorsa; büyük âlem olan gönle bakınca da nice galaksiler, güneşler seyreder. Bunlar Efendimizin nûru ile can ve ışık bulan Ehl-i beyt ve Ashâb-ı güzin'dir. Onları seyretmedikçe gönül semasını farketmek imkânsızdır.

Nûr-u Muhammedî'nin ışığı bir gönülde yanınca o anda Allah güzelliği gönle yansır. Aslında ilâhi aşk enfuslarda Nûr-u Muhammedî'yi seyr coşkusu ile gönlü sarar Bu anda gönüller sema fazına geçer.

Gönüllerde aşk doğunca; ilâhi tecelli mi, Nûr-u Muhammedi mi yansımıştır? Bunu çözmek imkânsızdır. Bu nedenle mânâ ilimleri: gönülleri seyrederken iki ayrı faz penceresinden bakar. Eğer gönüllerde ilâhi güzellik seyredilirse; bu an, ilâhi fazdır ve aşk makamıdır. Eğer gönüllere Nûr-u Muhammedî yansımışsa mâşukluk fazı doğar ve sırr-ı Muhammedî makamı doğar.

Bunları farketmek, çözmeğe kalkmak imkânsızı aramaktır. Ancak iç içe yaşayan bu îki fazın yansıma tarzlarında farklar vardır.

Aşk makamı bir gönle gelip tecelli edince tasavvufda yakın tanıdığımız Şems makamı doğar. Çok şiddetli bir aşk tecellisi vardır ve ona ulaşmak için sırr-ı Muhammedi'nin yansıdığı gönlü arar. Açıkçası, bir Mevlâna bekler.

Mevlâna sırrı tecelli ederse, Allah aşkını arar. Onu bulunca ona kapılır ve o ceryanla yaşar, o ceryanda yanar. Ve sonra tüm insanlara dönük irşad başlar. Çünkü Efendimizin sırrı böyle yansır. Daha sonra da gönüllerde semalar ve yeni aşklar doğar. Gönüllerden gönüllere yansıyan semalar yeni Şemsler arar ve yeniden ilâhi aşklar gönüllerde yanar durur. Aslında evrende en büyük olay budur. Allah ilâhi sevdasını gönüllerdeki bu semada seyreder, yaşar.

Ancak unutmamak gerekir ki, gönüllerde aşk seması başlayınca, âşık ve mâşuk çizgisini ayırmak mümkün değildir. Hayat çizgisinde bazan fazlardan biri daha bâriz görülür.

İlâhi fazları, böyle özünü anlamadan, Şems-Mevlâna çizgisi olarak kavrayamayız. Konuyu ancak Efendimizin ve çevresindeki yücelerin gönül hikmetlerinde seyredebiliriz.

Çevremizdeki varlıkların gölge görüntüsüne takılmadan, benliğin bizi gerçeklerden çekip uzaklaştırmak için sürdürdüğü anafordan ancak bu sayede kurtulabiliriz. Nefsler, nasıl birbirinden menfi ceryan alıp; anaforunu şiddetlendirerek bizi elestin paniğine yuvarlıyorsa, gönüllerdeki semaları sezmek, seyretmek de gönülden gönüle akıl almaz bir haz ceryanı halk eder. Ve bu sır bizi panikten kurtarıp yavaş yavaş özümüzdeki hamd niyazı sırrına götürür.

Efendimizin A'lî, Ehl-i beyti ve Ashâb-ı güzininin, asıl evrenlere yaygın himmeti gönüllerde yaktığı bu sema nûrudur. Ve onlar tanınıp enfüslerindeki hikmetlere hayranlığımız arttıkça Allah'a yakın olma, hidayet bulma çaremiz doğar.

Şimdi Efendimizin yakınındaki gönüllerin sema sırrına yaklaşmaya çalışacağız. Lütfen önce Efendimize yakın olanlar hakkında bildiğiniz kaba bilgilerden kurtulun. Onları evrenin sonsuz boyutlarından parlayan muhteşem, benzersiz nurlar olarak görmeye alışın. Ve onları ne tarihin, ne yaşayanların insan fotokopileriyle kıyaslamaya kalkmayın. Çünkü onlar gönüllerin sonsuz semalarındaki galaksilerdir.

Allah, kendi güzelliğine ve bilinmezliğine âşık olup evreni yaratınca; sevdasının doruğunda, güzelliğinin ve ilminin sırrını Efendimizde sembolleştirmiştir. O'nun güzelliğindeki sonsuzluk: gönlüne ilâhi tecellilerin tümünü çektiği halde; O'nun, tâ Zat sırrındaki bitmezliğe ermek için her görüntüyü gönlünden silebilme esrarıdır. Efendimizin «El Fakr» (El fakr-ı fahri – Yokluğumla iftihar ederim - HADİS) sırrı mutlak yokluğu, ilâhi aşkın doyumsuzluğu içinde meczetmiştir.

Efendimizin bilinmezliği ise Allah'ın Efendimizi yaratma tecellisinde imkânsızı yaratmasında sembolleşir. Zira Allah sonsuz tecellisini Efendimize yansıtmış, o her türlü ilgiden, kaba tanımıyla benlikten her defasında arınmış, mutlak yokluğa eriştiğinde, «Allah» demiştir. Bu sır her türlü tasavvurun ötesinde bir imkânsızdır. Fakat Efendimiz bu sırra ermiştir. Allah'ın hem sonsuz güzelliği, hem sonsuz ilmi Kalb-i Muhammedî'de tecelli etmiştir. Bu yüzden ilâhi aşk tartışmasız şekilde sırr-ı Muhammedî'ye yönelmiştir. Ve kâinatın sonsuz çatısı altında, evrenlerin hepsi bu sevdanın sırrına bürünmüştür. Gönüllerde sonsuzlaşan mânâ galaksileri de ışığını, câzibesini ancak ondan alır. Onun dışında her şey bir tablonun çerçevesinden ibarettir.

Haluk Nurbaki | Hz.Âmine ve Hz.Abdullah Sultanlarımızın Sırrı

14 asır önce, çölün hırçın doğasında, çılgın ve her yanıyla tükenmiş bir toplum içinde yaşayan îki nazlı Allah çiçeğinin hikâyelerini dile getirmek istiyorum.

Mekke'nin kızgın sokaklarında madde kalıpları içinde vahşi tabiatlı kızlı erkekli kalabalıklar dolaşırken; bunlara hiç benzemeyen bir nazlı güzel vardı. Anlamlı zarif çehresi âdeta bir saat önce cennetten gelmiş gibi huzur dolu, bakışları serinlik veren, herkesi hayran bırakan biri! Fakat herkes ona yaklaşamayacağını, onun ayrı bir dünyanın prensesi olduğunu anlıyordu.

O kendi yalnızlığını kendi şiirlerinde besteliyor, sanki gönlündeki sessiz davetleri bekliyordu. İşte Âmine annemiz, eleste, Evren İncisi'nin hamd niyazına ilk uyanlardan olmanın mutluluğunu böyle yaşıyordu.

O nedenle Mekke sokakları ona karton bir filmin çizgilerinden ötede anlam taşımıyordu.

Bir gün o sokaklarda sanki kendi sonsuz dünyasından gelen bambaşka bir çehre görüverdi. Zarif ve pembe bir çehrede, sanki insanın en derinlerindeki bir noktaya bakar gibi sevgi dolu iki siyah gözün yüreğini deldiğini hissetti.

Hemen evine girdi, titrek bir heyecanın dayanılmaz baskısıyla onu sordu: Kimdi çok uzaklardan gelen, hâlâ geldiği yerin rüzgârını taşıyan bu delikanlı? Tanıyanlar haber verdi: Bu ilâhi yıldız Hz. Abdullah'dı. Yanlış yaşayanlar bile ona hayrandı. Abdülmuttalib Hazretleri'nin bu küçük oğluna bakıp da ona saygı ve sevgi duymamak imkânsızdı.

Cesaretle merhameti iç içe eritmiş, seha ile tevazuu yüreğinde meczetmiş bu delikanlı da, Hz. Âmine ile göz göze geldiği an, tâ yüreğinde dayanılmaz bir sevda hisset¬ti. İlâhi güzelliğin câzibesini farketti ve o andan itibaren sanki Hz. Âmine'nin gönlüne takılı kaldığını anladı.

Evlenmeleri öylesine hızlı ve mutlu oldu ki; sanki tüm evren bu birleşmeyi bekler gibi coşkuluydu. Zamanı melekler esir almış, hızla bu iki yüreğin birleşmesine beste¬ler yapmışlardı.

Hz. Âmine'nin zarif gönlü bu güzeller güzeli insanın sırrında Evren İncisi'ni getirmenin heyecanını yaşıyordu. İşte bir önceki bahiste gördüğümüz âşık ve mâşuk sırrı ilk kez bu nazlılarda tecellî etmiştir. Hz. Âmine mâşuk fazındaydı. İlâhi aşk ceryanının temsilcisi ise Hz. Abdullah'dı. Ne var ki Hz. Abdullah'ın dünyamızın boyutlarında daha fazla kalması Allah çiçeği, Âmine’yi yakabilirdi. Halbuki Hz. Âmine evrenin en kutsal görevini yapmakla mükellefdi.

Bütün Mekke ve meleklerin sonsuz hüznü, yürekleri ezen bir cenazede toplanmıştı. Âmine annemiz ise solgun yüzünde bir ayrılığın yangınını yaşıyor ve bizlere gizli bir sırrın ilk mesajını veriyordu:

«Bugün herkes ağlıyor.

Nasıl ağlamasınlar ki, bu güzeller güzeli

İnsanın, atâ ve keremi pek boldu.

Onsuz Mekke öksüz kaldı. »

İnsan, dış dünya kalıplarında kalsa Hz. Amine'nin bu acıya dayanamayacağını sanır. Halbuki Hz. Âmine yüreğindeki yangının perdeleri ardından gönlün semasını seyrediyordu ve artık hayatı bu sema idi. Bütün evrenin, büyük bir heyecanla, Kâinatın İncisi'nin gelişini beklediğini gördü. O, gönlünde yavrusunun büyük sırrını seyrediyor; an an, saniye saniye bizzat o sırrı yaşıyordu. Yüceler yücesi Fahr-i Kâinat Efendimiz; annesine gönül penceresinden ilâhi tecelliye perde hazırlıyordu. Hz. Âmine Annemizin gönlündeki bu sema öylesine net çizgilere ulaşdı ki; Efendimiz doğduğu zaman Annemiz onu artık çok iyi tanıyordu. Nitekim, Mekke sıcağında nazlı yavrunun sıkıntı çekmemesi için onu sütanneye verip, bağrına evrenin en dayanılmaz taşını bastı.

İç dünyasında ki sema raksının şiddeti, Kâinatın İncisi'ne olan taze hasretiyle katlanınca madde boyutlarını terk etmek zorunda kaldı.

Yine bize Muhammedî fazın bir sırrı olarak en acılı günlerinde son bir mesai bıraktı :(Bu şiir 40 yıl sonra inzâl olunan Rahmân Sûresi’nin yorumu en güç olan âyetlerinden biri olan “Küllü men aleyhâ fân” âyetinin zarif bir yorumudur)

«Her yeni eskiyecek

Her fâni ölecek

Ben de gidiyorum

Fakat nâmım ebedî kalacak

Dünyaya en büyük Hayr'ı bıraktım»

Hz. Âmine annemizi hatırladıkça, hüzün dolu bir ömrün perde gerisinde; için için bir galaksi gibi yanan gönlün, Muhammedî faz'da insanlara rahmet dağıtan derin sırrını hiç hatırınızdan çıkarmayın.

Hz. Abdullah babamızı anınca da: İlâhi aşk ceryanını ve güzelliklerle yıkadığı gönül sırrında: onun dayanılmaz sevdasını, Hz. Âmine gönlüne yansıtarak ilâhi semayı bulduğunu unutmayın.

İnananlar hep, Efendimizin sırf asaletini zevkle anarlar. Halbuki Efendimiz mânânın en büyük asalet sırrı olan gönüllerde sema hikmetiyle birlikte beşeriyete teşrif etmiştir.

Efendimizin kendi çevresindeki büyük mânâ aşkları dışında yeryüzünde Hz. Âmine Annemizin ve Abdullah Babamızın gönlündeki sema âyinine bir kez daha rastlanmamıştır.

Haluk Nurbaki | Hz. Hatice' nin Gönlündeki Sema Sırrı

Elest meclisinde Efendimizin hamd niyazı ile âlemler yeniden hayat bulurken haşyetten niyaza geçenlerden ilki Hz. Hatice Annemizdir. Cennetten arza ışınlanırken, eğer hâfıza bandı tümden silinmese idi; dünyada Efendimizi beklemeye tahammül edemez, yanar biterdi. İlâhi hikmet onu gönül arınmışlığı içinde öylesine sakladı ki, kendisi bile kalbindeki sonsuz sırdan habersizdi.

Bu Allah çiçeği; narin, zarif güzelliğini aynada bile fark etmezdi. Çehresindeki hârikalar hârikası mânâyı gönlünün en derin noktasında saklardı. Mekke'nin hiçbir şey bilmezleri bile ona hayrandılar. Hikmetlerin daha incesi ise şüphesiz: mazlumlar, kimsesizler, köleler onu gördükçe anlayamadıkları bir yürek sevinci duyarlar, sanki onun bir kurtarıcı olduğunu sezerlerdi,

Dünya serveti ayaklarına serilmişti. Fakat o hiçbir şeye rağbet duymaz; kutsal bekleyişin saatlerini, anlayamadığı gönül titreşimleri ile geçirirdi.

Ve sonra, o an geldi. Allah, Hz. Hatice Annemizin gönlünden Kâinatın İncisi Efendimizi seyretti ve Annemizin gönlünde ilâhi sema başladı.

Hz. Hatice Annemiz için artık ne çevre, ne dünya, ne boyutlar vardı. Efendimiz daha ilk kervanla Şam'a giderken, Annemiz, o dünyanın en güzel evinin damında sevda türküsüne başladı. Efendimiz dönünceye kadar, bu Allah bestesini, yanan yüreğinde bir seher rüzgârı gibi estirdi durdu.

Yüreğinde dayanma mecâli bitince de tüm manâ ilmini hayran bırakan şu sözü söyledi:

«Kim ne derse desin. Ben Hz. Muhammed (S.A.S.)'i gidip Ebutalip'den isteyeceğim.»

Allah, Hz. Hatice'nin gönlünde Efendimizi seyirde öylesine zevk aldı ki, bu tecelli hiç bitmedi. Allah, sevgilisine, Hz. Hatice'nin gönül sırrı içinde öyle yakın oldu ki: Nur mağarasında bizzat Efendimizin gönlüne Kur'an'ı nakşederken, Efendimizi Hz. Hatice'nin gönül penceresinden seyretti.

Hz. Hatice'nin gönül semasında evlendikleri an zarif bir olay ceryan etti. Allah'ın bile zevkle seyrettiği bu olay şöyledir:

Annemiz nikâhtan sonra tüm maddesel ilgileri temsil eden anahtarları Efendimize verdiği zaman Efendimiz:

«Yâ Hatice, onlar senin servetin, hepsi sana ait» buyurup almak istemedi. Annemiz:

«Benim için artık hiçbir şey yok. Her şeyi terk ederek sana ait olmanın hazzını benden esirgeme» buyurdu.

Gönüllerdeki ilâhi semanın sırrında gizli olan bu hikmet Allah'ın o kadar hoşuna gitti ki: Miraç’ta, Efendimize, «tüm evreni ve varlıkları sana veriyorum buyurmuş.» Efendimiz bir an hayret ve huşû niyazına geçince Allah:

« Hazreti Hatice kulken her şeyini sana vermedi mi?» buyurarak Hz. Hatice Annemize olan hayranlığını hatırlattı.

Hz. Hatice Annemiz zâhirde Efendimizin yanında olsun olmasın; Efendimiz üşüyünce üşür, acıkırsa acıkır, susayınca susardı. Kendi üşümesini, açlığını, susuzluğunu ise hiç fark etmezdi.

Efendimiz tebliğe gidince hemen evin avlusunda güneşe çıkar, Efendimiz dönene kadar onunla beraber sıcakta yanmanın hazzını tadardı.

Hz. Hatice Annemiz: Hazlarını, sevgilerini, hattâ nefesini öylesine Efendimizle âhenkleştirmişti ki; O'nu üzen kâfirlerin tüm sitemleri ona da aksederdi. Üstelik, Efendimiz üzülmesin diye, gönlünde yeni sevgiler yaratarak onu serinletirdi

Hz. Hatice Annemizin dünya boyutlarından ayrıldığı yıla Efendimizin «Hüzün yılı» demesi bu sırrın bir noktasıdır,

Hz. Hatice Annemizdeki ilâhi sevda Hz. Zeyd'in gönlüne de yansımış; Zeyd, Efendimize karşı ilâhi aşk fazına geçivermişti. O sırada ışık ışık açan İslâm çiçekleri de Efendimizin gönlü etrafında bir atom çekirdeğinin elektronları gibi raksetmeye başladılar

Fakat ilâhi hikmet Hz. Hatice Annemizin gönlünde öyle bir sema hazzı doğurmuştu ki, onun ötelere yansıması «Hüzün yılı» sırrını yarattı ve gerçekten Efendimiz ve ondan yansıyan hüzün o yıl Mekke'de meleklerin bile raksına sindi.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, onun cennet mekânı için çok özel bir tanım kullanmıştır;

«Tümü inciden bir sarayda, her türlü yorgunluk ve sözden uzak mekânda yaşayacak.. »

Bu emrin manâ sırrı nedir? Burada iki derin mesaj, var. Biri, Annemizin Fahr-i Kâinat Efendimizi gönlünde misafir etmesi; ikincisi, mânâda Annemiz yalnız Efendimizin sırrını yaşayacak, yorgunluk veren her sözden uzak kalacak.

Hz. Hatice Annemizin, mânâdaki kavranması imkânsız sırrını ancak zâhirde sezebilsek bile, gönüldeki semanın ihtişamına bir adım daha yakın olabiliriz.

Onun sırrını sırf madde âleminde seyretsek ;

Efendimizin nefesinde sonsuz bir ilâhi zikre kavuşan moleküllerin en büyük kısmını Hz. Hatice Annemiz solumuştu. O'nun tüm evrene rahmet olan hikmetini, dünya mekânında en çok birlikte yaşayan varlık olma nîmeti yalnız Annemize nasip olmuştur.

Efendimiz onu tanımlarken fazileti, nezaketi, içtenliği, sabrı, gönüllerden sıkıntıları yok eden sevgisiyle, teslimiyet, rikkat, vefa ve şefkâtini sıralardı.

Hiç kimse Efendimizi, Hz. Hatice kadar sevememiştir, Bu hikmet içinde, gönüllerde de sema Hz. Hatice Annemizde zirvelenmiştir.

Haluk Nurbaki | Hz. Şeyma' nınSema Sırrı

Âlemlerin incisi Efendimize çocukluk yıllarında bir oyun arkadaşı olarak arza ışınlanan Hz. Şeyma : Elestin hamd secdesinde gönlüne ateş düşenlerin en nazlılarından seçilmişdi.

Çocukluk yıllarının taze baharında Hz. Şeyma'nın gönlüne öyle sıcak bir sevgi düştü ki, ömür boyu bu sevginin özünde ilâhi aşk fazını yaşadı.

Genç kızlığına geldiğinde güzeller güzeli bir sîma, hârika bir ses güzelliğine sahip olduğunu fark etti. Kendi çevresinden genç bir delikanlıyı sevdi ve evlendi. Kırk yaşına kadar Efendimizin, gönlünde yaşattığı tarifi imkânsız sıcak mânâ sevgisi onu bir seher yeli gibi okşadı durdu. Bir gün acı çeken insanları düşünüyordu, dudaklarından :

«Köleler, mazlumlar, acı çekenler

Müjdeler olsun,

Artık evrenlerin mânâ çiçeği açdı,

Muhammed geldi,

Müjdeler olsun kurtuldunuz.»

gönlü aynı anda bu sözleri besteledi ve mânâda pek önemli yeri olan Muhammed (S.A.S.) türküsü doğdu.

Hz. Şeyma, bu türkünün sırrındân zahirde habersizdi amma, Hz. Cebrail aynı saatlerde «İkra» emrini Efendimize okuyor, bu türkünün bestesini raks ediyordu.

Olayları mânâ penceresinden seyredenler Cebrail'in Efendimizin etrafında renkden renge dönüşerek sema edişini seyrederken Muhammed (S.A.S.) türküsünü birlikde duyarlar.

Hz. Şeyma'nın gönlüne ilâhi ceryan yansımış, gönülde sema başlamıştı. İlâhi sevdanın Efendimize tecellisi bu kez Şeyma'da zuhur etmişti. Şeymânın bu kez başka bir sırrını seyredeceğiz.

Hz. Şeyma evrenleri hayran bırakan hârika sesiyle Muhammed türküsünü kesiksiz okuyor. Çölün atmosferine ışık ışık Efendimizin sevgisini yayıyordu.

Ne var ki, kocası bu ilâhi tecelliye karşı çıktı. Hz. Şeyma gönlündeki mecaz aşkını ilâhi sevdanın semâ tecellisi karşısında eritmek zorundaydı. Ne var ki gönülde beliren zahiri sevda da (aşk-ı mecazî) Allah'ın bîr başka hikmetidir. Mânâ ilimlerinde onu silip ilâhi semanın coşkusuna dönmek, olağanüstü zor bir eylemdir. Bu eylemi Hz. Şeyma ve bir başka konuda Hz. Zeyd başarmıştır.

İslâmiyet'in çetin yılları sürüp giderken, hele hele hain Mekke boykotu nedeniyle İslâmlar tam bir çıkmaza girmişdi. Hz. Hatice'nin, Hz Ebûbekir'in serveti bitmiş, Mekke'nin yalın güneşinde açlık ve susuzluğa mahkûm edilen nazlılara bir lokma ekmek, bir yudum su bulma imkânı kalmamışdı.

Ve Hz. Şeyma atına atladı, çölün en vahşi kabilelerinin çadırlarına giderek Muhammed türküsü okuyup para topladı ve müslümanlara su ve buğday gönderdi.

Ne kendi kavminin küfrü, ne de çöldeki Bedevîlerin vahşeti onu yıldırmadı.

Allah, Hz. Şeyma'nın gönlünden Mekke'de hüzün yılını yaşayan Efendimizi seyrediyordu. Mutluluk çağındaki pek çok olay arasında Şeyma'nın gönlündeki bu raks Efendimizi öylesine etkiledi ki :

On yıl sonra Hüneyn savaşında Şeyma'nın kavminden 7000 kişi esir alınmışdı. Daha iyi muamele görebilmeleri için kavmi, Hz. Şeyma`yı aracı gönderdi.

Efendimizin savaş alanındaki çadırına Hz. Şeyma girince Efendimiz ayağa kalkarak onu karşıladı. Hayretle bakan ashâba dönerek :

— Siz onun «Hüzün yılı»nda yaptığını bilmezsiniz; davamıza hizmette onun sırrı bambaşkadır, buyurdu. Sonra esirlere hoş muamele yapılması isteğine karşılık ise,. Efendimiz :

— Esirleri salıverin! Yurtlarına gitsinler, buyurdu. Bu sonsuz rahmeti, bağışlanmayı herkes hayretler içinde seyrederken bir istisna vardı : Hz. Şeyma! O, gönül semasında seyrettiği Efendimizin özündeki gerçek sırrı yaşamak istiyordu.

Efendimiz sordu :

— Neden hüznün devam ediyor yâ Şeyma?

— Yâ Rasûlullah! Onları maddî esaretten kurtardın. Ne var ki, onlar kâfir nefislerinin esiri. Sen rahmet denizisin, asıl onları nefislerinin esaretinden kurtar.

Herkes büsbütün şaşırmışdı. Zira mânâ ilimlerinde kural; imânı herkesin kendi bulup seçmesiydi.

Fakat Hz. Şeyma ilâhi aşkın yasası olmadığını gönlündeki semadan çok iyi fark etmişti. O anda Efendimizin gönlüne yansıyan her olay Levh-i Mahfûz kompitürüne yansıyıverir; yeni programlar doğururdu. Nitekim öyle oldu, Efendimiz :

— Peki ya Şeyma öyle olsun, buyurdu.

Aynı onda olaydan bin metre uzakta bulunan esirler, birden bire ve bir ağızdan «Allahu Ekber» demeye başladılar, ve imân ettiler.

Mânâ ilimleri tarihinde böyle bir olayın benzeri yoktur ve olay, gönüllerdeki sema sırrında, Efendimizin Allah’ın sevgilisi olma sırrındaki sonsuz naz hikmetini yaşatmaktadır.

Gönüllerde sema sırrına yaklaşanlar ilâhi aşkdaki sonsuz hazzı seyrederler.

Şeyma'nın Muhammed türküsü ve gönüllerde estiği zaman küfrü imâna çeviren Muhammed sırrı sonsuzlara kadar seyredilecektir.

Haluk Nurbaki | Hz. Nesibe' nin Sema Sırrı

Mü'minlerin Mekke'de dayanılmaz çileler altında ezildiği günlerde Fahr-i Kâinat Efendimiz, hüzün yılını yaşıyordu. Hem Efendimizin, hem de Hz. Ebubekir'in tüm serveti yoksul ve çilekeş mü'minlerin ve kölelerin uğruna harcanmış, tükenmişti. Hz. Ebûtalip ve Hz. Hatice dünya boyutlarını terk etmişlerdi.

Yetmiş derece sıcakta aç susuz çile çeken mü'minlere artık hiç bir yardım şansı kalmamıştı.

Hz. Hatice annemiz de yoktu ki; Efendimizin gönlünden hüzünleri çekip alsın. Zahirde tam bir çaresizlik, Efendimizin nazenin gönlünde hüzün dayanılmaz noktaya gelmişti.

Ve Taifliler son bir çare ışığı gibi gelip Efendimizi davet ettiler. Sonra da, bildiğiniz gibi, alçakça taşladılar. Zeyd, kan-revan içinde perişandı. Efendimiz de mübarek ayaklarından yaralanmıştı. O'nun bağ kenarındaki akıl almaz duası evrenlerde çın çın çınlıyordu:

-«Aman yâ Rabbî! onları kahretme, bilmiyorlar. Sende çare tükenmez. Sen çarelerin halk edenisin.»

O anda ilâhi tecelli tüm gönüllere yansıdı ve Efendimize ilk ev sahibi olacak gönlü aradı, taradı.

Ve de tam bu sırada Medine'de Hz. Nesibe bir avuç müslümana ;

«Ne duruyorsunuz Kâinatın Efendisi üzgün, çok zor durumda» buyurdu. Ve bilinen davet zuhur etti. Hicret'in özünde yatan sır budur.

Nesibe annemiz böylece gönlünde Efendimize ilk ev sahipliği yapma sırrına erişti. Ve fedâkâr, cesur yüreğinde gönül semâsı başladı. Ta çağımıza kadar Efendimizi gönlünde misafir etmek isteyen herkes, Hz. Nesibe sırrından mecal bulmakta bu sayede gönlüne Efendimizi davet etmektedir. Bu sır ilâhi ceryanın gönüllerde aradığı Fahr-i Kâinat sevdasıdır.

Hz. Nesibe Uhud'da Efendimizi bir muhafız gibi korudu, çarpıştı, yaralandı ve Efendimizin lûtf-u keremiyle yaraları bir anda iyileşince üzgün bakışlarla Kâinatın İnci¬sine :

— Yâ Rasûlullah! Beni, senin uğrunda ölmek şerefinden neden mahrum ettin? diye ağladı.

Efendimiz : «Âhirette hep benimle alacaksın» müjdesini verdi.

Nesibe'ye verilen bu müjde bir yandan gönüllerde sema sırrının muhteşem sırrını açıklıyor, bir yandan Efendimizi gönlünde duyanlara en yüksek mevkiyi bahşediyordu.

Haluk Nurbaki | Hz. Zeyd' den Bir Sema Sırrı

Henüz sekiz yaşındaydı, annesi ve babasından kopartılmış, köle pazarında satılmıştı. Hz. Hatice'nin gönlündeki ilâhi aşkın yarattığı şefkat ve huzur bir anda tüm mutsuzluğunu sildi götürdü. Daha o yaşta Efendimizin çevresinde ışığın etrafındaki kelebek gibi dolaşmaya başladı. Gözünü açar açmaz Efendimizi görebilmenin hasretini, sevincini yaşadı. Daha ilk yıllarda, asırlar sonrasının Muhammed âşıkları gibi görürdünüz onu.

Efendimiz sırrını açıp Mekke sokaklarında irşada başlayınca, O'nun etrafında canlı bir paratoner gibi dolaşırdı. Açık düşmanlıklarından tutun da güneşe, toza, toprağa kadar hiçbir şeyin Efendimizi rahatsız etmesine izin vermezdi.

Bu gönül tecellisi öylesine içten, öylesine özdendi ki, sıcak güneşin Mekke'yi kavurduğu bir günde; Zeyd, Efendimizi korumanın zevki içinde O'nu izliyordu. Bir aralık güneşin Efendimizi yaktığını hissetti. Ve güneşe öyle içten ve derinden bakıyordu ki, kendinden geçmişti. Bir ara Efendimiz onu hızla sarstı :

— Ne yapıyorsun Zeyd! güneşi söndürüyorsun? Eğer Efendimiz bu îkazı yapmasaydı güneş bir daha canlanmamak üzere sönüyordu.

Halbuki, güneş, secde ettiği Efendimizi yakmak ister miydi? O'na karşı sevdasından; biraz daha yakından hissetmek için, yakından seyretmek için ışınlarını yöneltmişti.

Yoksa güneş hiç o mübarek vücudu incitmek, bunaltmak ister mi? ilâhi sevdanın gönüllere yansıyıp sema sırrının doğması tüm yasaları aşdığı için, nazlının gönlündeki aşk tecellisi gereğinde galaksileri söndürür.

Hz. Zeyd'in hayat hikâyesi ilâhi sevdanın perde perde sırrını açar, Evrenin İncisine yaklaşımın hikmetlerini öğretir.

Allah, gönüllerde ilâhi aşk semasının sırrını tüm gözler önüne açık açık sermek için Hz. Zeyneb'i kader sahnesine getirdi.

Ve Kur'an'da o çağın mü'minlerinden yalnız Zeyd Efendimizin ismini geçirdi. Mânâ ilimlerini, gönüllerde semâ sırrını anlamak için Hz. Zeyneb olayını kavramak şarttır.

Hz. Zeyneb, Efendimizin kuzenidir. Çocukluğu, hattâ genç kızlığının büyük kısmı Efendimizin yanında O'na hizmetle geçmiştir. Hz. Zeyneb, Efendimize evlilik konusunda en ufak temayül duysaydı evliliğe mâni bir hal yoktu. Hz. Zeyneb 30 yaşında iken Efendimiz onu evlendirmek istedi. Bizzat Zeyneb'in rızasını alarak kendini özden seven iki gönlü birleştirdi, Zeyd'le evlendirdi.

Yıllar sonra Hz. Zeyneb'in gönlüne ilâhi aşk yansıyıverdi. Allah, Zeyneb'in gönlünden Efendimizi seyretti. Mânâ ilimlerinin tanımına göre bu volkanik anafor öyle şiddetliydi ki, Zeyneb'den başkası dayanamazdı; soldu, yoruldu mecâlini yitirdi, Fakat kimseye bir şey söylemeden Allah'a sığındı :

“Yârabbî bu yangını sen seyrediyorsun, ancak sen deva bulursun.”

Sevenlerin gönlünden geçen ceryanlar fotoğraf gibi diğer gönüllere yansır. Nitekim, Efendimiz olayı mânâ penceresinden seyredince :

— Aman Yârabbî bu imtihana ashab dayanamaz, buyurdu. Zeyd, hemen Efendimize gelip boşamak için izin istedi. Efendimiz müsaade etmedi.

Ne var ki, Zeyneb'in gönlündeki yangın evrenin boyutlarında yansımaya başladı. Bu bir tanım değil, gerçeğin ta kendisidir. Çünkü Allah Efendimize :

«Zeyneb'in yangını evrenlere yansıyor. Semâların tahammülü kalmadı buyurdu. Aynı anda Hz. Zeyd, Zeyneb'i boşamıştı.

İddet sonrası Efendimiz : «Zeyneb'in nikâhı semâlarda kıyıldı, ona bu müjdeyi kim götürecek» buyurdu.

Efendimiz, Hz. Zeyd'in her şeyini Efendimiz uğrunda feda ettiğini biliyordu. Bu kez, Zeyd gönlünü Efendimiz uğrunda feda etmişti.

Şimdi o gönülde Muhammed sevdasının fazı neydi? Allah Zeyd'in gönlünü mânâ ekranında Efendimize açıverdi. O gönül şimdi yalnız Aşk-ı Muhammedî ile çarpıyor ve bu güne kadarki sevgisinden çok çok daha şiddetle «Muhammed»ı (S.A.S.) diyordu. Çünkü Allah, Zeyd'in, Zeyneb sevdasından da arınarak özüne dönen gönlüne tecelli edivermişdi. Ve şimdi Zeyd'in gönlü Evrenin İncisinin sevdasıyla dopdoluydu.

Gönüllerde rakseden ilâhi sevgi fazlarının bir görüntüsünü Hz. Zeyd'in şehâdeti sırasında Kâinatın incisi Efendimiz açıklamıştır.

Mûte savaşı İslâm tarihinin en önemli savaşlarından biridir. Mânâ ilimleri birçok zor problemlerini bu savaşın sırrı ile çözer. Bu ordu Hz. Zeyd'in komutasında savaşdı ve düşmanlar 3000 kişilik İslâmların tam 40 katıydı.

Fahr-i Kâinat Efendimiz mutadı dışında savaşı bin kilometre ötede Medine'de Mescîd-i Nebevi'de ashabına an be an anlatıyordu. Hayretler içinde kalan ashaba, Allah mesafeleri kaldırdı, Efendimiz ben savaştayım buyurdu ve Hz. Zeyd ile Hz. Câfer'in şehadetlerini anında anlattı.

Bu naklen yayından sonra Efendimiz evlerine dönerken Hz. Zeyd'in kızına rastladı. O da kendi evinde naklen yayını dinlemişti.

Hz. Zeyd'in kızı Efendimizin gözlerine hüzünle baktı. Efendimiz şefkatle ağlamaya başladı. Olaya şaşıran ashaba Kâinatın İncisi şöyle söyledi :

— Bu özel bir sırdır; sevgilinin sevgilisine hasretidir.

Gönlünde hep Muhammed (S.A.S.) sevdası taşıyor, Zeyd ve kızına karşı Efendimizin gönlünde ilâhi savda vardı ve gönüllerde sema iç içe birbirinin hasreti içinde raks ediyordu. Hz. Fâtıma annemizi anlatırken konuya daha da yakın olacağız.

Haluk Nurbaki | Hz. Âişe Sırrı

Elest'de Efendimizin niyazı ile hayat bulup hamd niyazına hemen katılan bir avuç mübarek zat, Allah'ın birer esmalarıyla şereflendirilerek Asr-ı saadet'e ışınlandı.

Allah'ın sevgilisi güzeller güzeli Efendimize hizmet yarışına girdiler. Onların kimi Efendimizin kanından takdir oldu, kimi seçkin dostlar (Ashâb-ı Güzin). Onlardan her biri sevgililer sevgilisi Efendimizin ayakları altına başlarını koymakdan bir an tereddüt etmediler. Ve hepsi de Efendimizi kendi canlarından çok sevdiler.

Hepsi de gönül semasında raksettiler, o muhteşem sevda bestesinin birer nağmesini temsil ettiler.

Hz. Aişe annemizin gönlüne ilâhi sır, onun yedi yaşında diyet oluşuyla başlar. Hz. Sıddık Efendimizin bölümünde anlatacağım borçlanma nedeni ile, Yahudi gelip parasını istedi. Hz. Sıddıyk Efendimiz parası olmadığını beyanla mühlet istedi. Yahudi:«paran yoksa evlâtların var, köle olarak ver» dedi ve olayı dehşet içinde dinleyen Hz. Aişe'yi gösterdi.

Hz. Aişe acının teslimiyetle yoğurduğu gönlüne sığınıp kalkdı ve yürüdü. İslâm davası adına ilk köle oluş tecelli etmişdi. Ve de gözlerinden iki damla yaş süzüldü.

O anda, o yaşlar birer pırlanta oluverdi. Yahudi, Hz. Aişe'nin boynundan düşürdüğünü sandığı pırlantaları alıp borcuna sayarak sıvıştı.

Altı yıl sonra Efendimizle nişanlanacağını duyduğu an sevinçten yüreği duruyordu ve sonra Efendimizin hizmetine girip eşi olduğunda taze yüreğinin derinlerine öyle bir aşk-ı Muhammedi doğdu ki, Efendimiz bunu seyretmek için sık sık onunla konuşur, yüreğinin yorgunluğunu dinlendirirdi. İncelerin incesi hikmete bakın ki, Efendimiz mânânın sonsuzluğuna dalıp beşeriyetten kopacak hale gelince :

«Konuş ya Hümeyra (pembe yüzlü)» diye buyurdu Acaba bir beşerin sesi, Kâinatın İncisini nasıl olur da mânâ denizinden çekip alırdı?

Bu hikmet Aişe annemizin gönlünde tecelli eden aşk-i Muhammedî'nin ilâhi gücünde gizlidir.

Gönlün özünde titreşip semâ eden ilâhi sevda öyle bir güçtür ki, mânâ denizine bile kementler atar.

İnsanların anlaması çağımızda pek güçtür. Amma Hz. Aişe annemiz Efendimizin her yeni evliliğinde, zahirde fark edilmese bile, gönülden pek mutlu olurdu.

Fahr-i Kâinat Efendimiz de, Aişe Annemizin bu engin sevgisine mükâfat olarak onu yeryüzünün en büyük hukukçusu yaptı.

Yeryüzünde hukuk usûlünü ilk kez Hz. Aişe getirmiştir. Onun hadislere dayalı yorumları koskoca İslâm hukukunu doğurmuştur.

Efendimiz, cemâle teşrif etmeden önce :

«Benden sonra İslâm hukukunu size Aişe öğretecek» buyurmuş ve öyle olmuşdur. Uzun süre ashaba hukuk sohbetleri yapmıştır. Hz. Aişe annemizin gönül sevdası bu dünyadan göçene kadar eksiksiz devam etmiş, Efendimizden sonra, O'nun sevdiği lokmaları yiyemez, sevdiği şekilleri seyredemez olmuştur. Hattâ haftada bir kez koşu yaptığı Medine'nin kenar mahallesinden bir daha geçememiştir. Ömür boyu gözü yaşlı, gönlü yanık gezmişdir.

Efendimizin sevgisi nedeniyle tüm siyasi entrikaları, Emeviler'in ısrarlı ricalarını reddederek onlara zerrece rağbet etmemiş, Hz. Hasan'a biat sırasında onu desteklemiş halife yapmıştır. Ayrıca Şam'a haber gönderip «Eğer Hasan'a bir şey olursa atıma atlar, bütün Arab dünyasını ayağa kaldırırım» demiştir.

Aişe annemiz kendi gönlündeki sevdayı çok iyi bildiğinden, o meş'um dedikodular yapıldığı zaman öylesine yüreğinden yandı ki, dedikodulara Allah bizzat yüce kitabında cevab verdi. Aslında sözün uzaması, sırf Aişe annemizin gönlündeki semânın ne denli Allah'a ulaştığını göstermesi için bir vesile idi.

Aişe annemiz Efendimizin bal şerbetini sevdiğini fark etti; öyle bir bal şerbeti yapardı ki, her defasında Efendimiz:

«Yâ Aişe bu bambaşka bir şey» derdi.

Gönüllerdeki sevda maddeye de yansır, onda akıl almaz güzellik sırları yaratır.

Haluk Nurbaki | Hz.Ebû Bekir' in Sema Sırrı

Mekke'de bunca insan, bunca tüccar vardı. Efendimiz Kur'an'ın inzalinden önce de yalnız Hz. Ebû Bekir'le dosttu. Ara sıra gider, onun dükkânını şereflendirirdi. Hz. Sıddıyk Efendimiz de tüm insanlar arasında yalnız Efendimize hayrandı.

Bu sır Elest'den gelen bir yakinlik hikmetiydi. Nitekim Efendimizin hane halkı dışındaki ilk mü'min olma şerefi Hz. Ebû Bekir efendimize nasib oldu.

İslâmiyet'e girmesiyle birlikte tüm servetini davâ uğruna bitirdi. Halifelikten sonra bile bu dünyaya gözlerini kaparken borç içindeydi.

Halim, nâzik ve nâzenin bir-hayattan gelmesine karşılık hainlerin vahşi saldırılarına uğrayarak defalarca dövüldü.

Dövülürken de, servetini İslâm uğruna harcarken de gönül dünyasında zevkten zevke geçiyor, gönül semâsının hazzını yaşıyordu.

Servetinin tamamen tükendiği günlerden birinde kızı Esma ile konuşuyordu :

— Esma, üç gündür açız, paramızın bittiğini kimse bilmiyor. Hiç değilse bir dost, dostluk yemeğine çağırsa, diyordu ki; bu sırada bir mü'min gelip o gün için bile yüklü bir para olan 150 dinar istedi.

Hz. Ebû Bekir, Esma'nın şaşkın bakışları altında :

— Peki gidip dükkândan getireyim, dedi ve daha önce ticaret yaptığı bir yahudiden 150 dinar borç alıp geldi. Fakir mü'min sevinerek gidince Hazreti Esma dayanamayarak :

— Baba, her şeyin bittiğini neden söylemedin, dedi. Hz. Sıddıyk :

— Kızım, fakir bir mü'minin ümidini kırarak gönlünün incinmesine dayanamam, buyurdu. Ve sonra gönlündeki semâdan gelen bu raks Allah'ın o kadar hoşuna gitti ki, Allah :

«Ona en güzel kaderi müyesser edeceğim» âyetini gönderdi. Ve öyle oldu; kızını Efendimize eş olma şerefiyle şereflendirdi ve bu dünyada bile Efendimizin yanında yatmak şerefine müyesser kıldı.

Yalnız Bilâl-i Habeşî'yi satın alarak ölümden kurtarması bile ölçülemeyecek kadar muhteşem bir sevab olduğu halde, hiç bir zaman kendini cennete lâyık görmez, Efendimize her yeni an bir önceki andan daha yakın olmak ister, bir türlü doyamazdı.

O çok iyi biliyordu ki, gönül bahçesi şen olmazsa dünya şen olmuş, neye yarar.

O gönül bahçesi ki, içinde yüceler yücesi evren incisi Fahr-i Kâinat Efendimizin sevgisi yok, içinde Allah aşkı yok; cehennem onun yanında sönük kalır.

O gönül bahçesi ki, içinde güzeller güzeli, nurlar nuru, âlemlerin incisi Muhammed Mustafa (S.A.S.) hasreti, sevdası var ve orada Zât-ı Şahâne Allah aşkı ve coşkusu var; cennet yanında sönük kalır. Nitekim hicret mağarasının kapısında ölüm vardı. Fakat Hz. Sıddıyk cennetten ötede zevk âlemindeydi. Kader çizgisi ne olursa olsun gönüllerde semâ varsa o gönülde cennet zevki yaşanır.

Nitekim bu dünyaya gözlerini kaparken «Sakın borçlarımı Beytülmal'dan ödemeyin. Yakın dostlarım bir kısmını verir, kalan olursa onları âhirette öderim» buyurmuşdur. Bu sözlerin ardında İslâm için borçlanıp icabında o borçları öbür âlemde ödemenin hazzı yatmaktadır.

Bunu anlamak, ancak gönül sevdasındaki raksı yaşamakla mümkündür.

Mânâ ilimlerinde Hz. Ebû Bekir Efendimizin temsil ettiği Sıddıkıyet makamı işte böyle gönüllerin özündeki bir aşk-ı Muhammedî sırrıdır ve Aşk makamıdır.

Sehâ, verâ, hayâ gibi emsalsiz meziyetlerle süslenen Ebû Bekir Efendimizin gönlü, Fahr-i Kâinat Efendimizi görmediği gün hasretten öyle ezilirdi ki, tahammülü kalmazdı.

Haluk Nurbaki | Hz. Dıhye' nin Sırrı

Hz. Dıhye'nin gönül sırrı sevdayı başka pencerelerden seyrettirmektedir. Mânâ ilimlerinde sevginin içtenliğine verilen örneklerden en önemlilerden biri Dıhye sırrı'dır.

Hz. Dıhye sahneye Medine'de yansımaktadır. Ve henüz îmân etmediği yıllarda Efendimize karşı büyük bir muhabbet beslemekte; Hz. Fâtıma Annemizin yükünü hafifletmek için küçük yavrular Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Efendilerimize hizmet vermektedir. Onları gezdirir, onlarla oynar, onları mutlu edecek her şeyi yapardı. Hediyeler getirirdi. Bu görüntü Elest'den gelen bir gönül sevdasıdır. Hz. Dıhye'nin gönlü Efendimizi bu dünyada tanımış, hemen sevmiştir. O gönülde var olan Hz. Hasan, Hz. Hüseyin sevgisinin izi hemen Hz. Dıhye'ye yansımış ve onları mutlu etmek, sevindirmek için ne lâzımsa yapmıştır. Önce akla gelen bir soruya cevap bulalım :

Madem bu sevgi var, îman niçin hemen tahakkuk etmedi? işte Allah gönül sırrında Efendimize olan sevdanın bambaşka bir sır olduğunu anlatmak için Hz. Dıhye'nin îmanın geciktirdi. Burada bir hikmet de îmanda zorunlu olan Peygamber sevgisi sırrıdır. İşte Dıhye'de Elest'den gelen, hiçbir şarta bağlı olmayan sevgi bu sevgidir.

Dıhye sırrında yine sevginin gönülden gönüle yansıma yasası vardır. Efendimizin Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Efendimiz kanalında ve Hz. Fâtıma annemizin gönlünde huzur bulma zevki Hz. Dıhye'ye karşı gönül penceresini açıvermiştir. Bu yüzden Efendimiz Hz. Dıhye'nin her an îmâna gelmesini beklediği halde titizlikle en ufak bir imâdan kaçınmıştır. Bir gün Efendimiz ashâbı ile otururken birdenbire hırkasını çıkarıp eşiğe sermiş :

— Dıhye geliyor, iman edecektir. Sözleriyle onu ne denli sevdiğini açıklamıştır, Hz. Dıhye gelip hırkayı öpmüş, kaldırmış, ağlayarak iman etmiştir. Geciken bu iman cilvesinden Dıhye Hazretlerinde bir sır doğmuş, kime iman teklif ettiyse o kimse hemen dini kabul ederek İslâm olmuştur. Nitekim Bizans İmparatoru Heraklius bile iman etmiştir. Hz. Cebrail, Efendimize ilâhi emirleri getirirken, O'na huzur ve rahatlık vermek için, bedensel bir oluşa geçerdi. Birkaç kez de Dıhye kılığında teşrif etmiştir.

Hz. Dıhye’nin gönül semâsındaki bu ince hikmet : Allah’ı, Efendimizin sevgi kanalından geçerek bulmasıdır. Mânâ ilimlerine göre insanların büyük çoğunluğu Allah'ı tanıyıp, Efendimize yol bulabilir. Ancak, sevgi kanalı, Dıhye'de böyle bir cilve doğurmuştur.

Şüphesiz Dıhye sırrının en müthiş yanı, Efendimiz âlemlere yansırken Hz. Azrail'in Dıhye kılığında gelmesidir.

Hz. Azrail Cenâb-ı Hakk'a yalvarmış :

— Ben Âlemlerin Fahrına giderek nasıl ruhuna yaklaşabilirim! Aman yâ Rabbi, bu görevden beni affet, demiş

Allah da :

— Bilirsin, benim sevgilim, kulluk sırrından pek hoşlanır, Sen gitmezsen, Âlemlerin İncisi, asıl o zaman incinir. buyurunca, Azrail :

— Peki yâ Rabbi, hangi kılıkta gidersem benden daha hoşnut olur? demiş. Allah ;

— Şu anda gönlünde Dıhye sevgisi var, o kılıkta git, buyurmuştur.

Azrail de Efendimize Dıhye sıfatında gelmiştir. Nitekim bütün İslâm tarihleri olay günü sabah Dıhye'yi Hâne-i Saadet'ten çıkarken gördüklerini, mütebessim olduğunu yazarlar. Ve ilâve ederler : Dıhye öğleden sonra perişan bir vaziyette gelince ashab :

— Sen sabah buradaydın, olayı yaşadın şimdi bu acı ve perişanlık niye? deyince, Hz. Dıhye :

— Ben acı haberi şimdi duydum, ilk kez geliyorum. Cevabını verir.

Bu olay nedeniyle mânâ ilimlerinde : «Acaba Efendimizin gönlünde bunca mü'min arasında neden Dıhye'nin ilgisi vardı?» Diye bir soru tartışılmıştır. Bunun cevabı ise Hz. Dıhye'nin; Hz. Fâtıma, Hz. Hüseyin ve Hz. Hasan'ın gönlünde kazandığı sevgidir. Efendimizin en çok sevdiği gönüllerde o anki fotoğraf Dıhye’ydi. Ve elbette Efendimizin gönlüne bu imaj aynen yansıdı.

Hz. Dıhye'nin kazandığı sevgi ve Efendimizin indindeki itibar ve Azrail'le ilgili olay aslında tüm mü'minlere açık bir mesajdır : Efendimizin gönlüne giden yol, Hz. Dıhye'nin yolundan giderek; yâni Hz. Fâtıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin gönüllerine düşerek kazanılır.

Haluk Nurbaki | Fırkat - Vuslat

Gönüllerde sevda bir yangının alevi gibi aynı tarz sürmez. Aksine galaksilerdeki atom çekirdeğindeki dayanılmaz haz fırtınalarının raksını temsil eder. Zaten gönüllerde semâdan muradımız bu gerçeği dile getirmektir.

İlâhi tecellinin gönle âşık ya da mâşuk sırrıyle yansıması öyle şiddetli bir etkidir ki; kul hemen hamd fazına geçmezse dayanamaz. Allah bu yüzden aşkı bir raks gibi gönle işler. Hamd niyazı onu devamlı bir gönül semasına çevirir. (Câzibeden peyk hareketine dönüş gibi.)

Vuslat, kavuşma; fırkat, yakan ayrılık demektir. Bu iki faz, sevdanın vazgeçilmeyen fazlarıdır. Bu fazlar bizim zaman kavramımızdan ötede cereyan eder. Ne ayrılık yıllarla, ne kavuşma günlerle ifade edilemez; bazen bir an, bazen ömür boyu sürebilir. Bu süreler hamd niyazının ânında tecellisine bağlı elest sırlarıdır.

Şems - Mevlâna örneğinde bu fazlar görülebilen sürelerde cereyan etmiştir. İnsanların olayın sırrını anlamaları için, âdeta yavaşlatılmış filim gibi seyrettirilmiştir. Nitekim Tavus Sultan olayında ise hadise kısa sürede vuslat yangınıyla son bulmuşdur.

Vuslatın sonsuz hazzı sevgiliyi beklemenin sırrında güçlenir. Binbir zorlukla ona yaklaşma süresinde duyulan ayrılık acısı ayrı bir hazdır. Bu haz gönlün derinliklerine kadar yayılan, onu en özünden arıtıp güçlendiren mânevî bir ceryandır. Bu nedenle fırkat, aşkın vazgeçilmez bir fazıdır.

Eğer fırkat mâşuk mâkamından intişar ederse, buna naz denir ki, çok az kula nasiptir. Fırkat daha çok aşk mâkamından, ilâhi fazdan intişar eder. (Şems'de olduğu gibi.)

Aşk-ı mecâzi dediğimiz dünyadaki zâhirî aşklar ilâhi sevdayı belli ölçüde bizim fark etmemiz için verilmiştir. (Leylâ ile Mecnûn gibi.)

Gönüllerde semâ başlatan ilâhi sevda hangi fazda, hangi devrede (fırkat - vuslat) olursa olsun, erişilmez bir ilâhi lütûftur. İnsanın özündeki sırrın canlanmasıdır. Kalp nasıl bedenin her noktasına hayat veren bir sırra sahipse, kalbin manası da ruhun her noktasına hayat veren gönül sırrına sahiptir. insanın maddesel dolaşımı aksayınca beden nasıl ölü hale dönüşüyorsa, ruh da gönülden mânâ ceryanı alamazsa ölü faza geçer. Onu dirilten gönüldeki semâ ritmidir. Vuslat ve fırkatı, dolaşımın kan atım ve emiş fazlarına benzetebiliriz. Mânevi ceryan kalpten gönle yansıyınca kanın hücrelere girmesi gibi vuslat doğar. Ve sonra ritmin ikinci fazı intişar başlar ki, bu fırkattır. Yine kalbin ikinci atışı gecikince, hücreler ne denli çırpınırsa, fırkatta da, ruh aşkın vuslat ânı için öyle çırpınır. Mânâ ceryanı Allah'ın gönle yansıma sırrıdır. Bu her defasında şiddetle Muhammed (S.A.S.) güzelliği arar. Ve vuslat hazzı başlar. Kulluğun hamdiyle başlayan gönüldeki ritmin ruha verdiği ceryanla gerçek diriliği doğurur.

İlim, feyz, irşad bu diriliğin meyvasıdır. Mânâ ilimlerinde buna «mânâ çocuğu» denir..

Fırkatın yangınıyla yıkanan, arınan gönül yeni bir vuslatın hasretini duydukça ilâhi tecelliye câzibe rolü oynar. Fırkat ne denli şiddetli ise ilâhi tecelli o denli şiddetli olur. Yeni bir vuslat, yeni bir mânâ sırrı doğurur.

Hz. Şems'in Mevlâna'yı terk etmesi, ona sitem ya da acı çektirmek için değil, fırkatın sırrını bize öğretmek içindir.

Kulu, âşık ve mâşuk fazları etkiledikçe ilâhi sevda artar. Çevredeki olaylar sönük hayaller gibi silikleşir, artık gönül için yalnız Allah ve Rasûlü vardır.

Haluk Nurbaki | Veysî 'lik Sırrında Gönül

Elest'de Efendimize en yakın düşen ruhlardan birini ilâhi takdir Yemen'de Karan kasabasına ışınlayıverdi. Allah onun pırıl pırıl gönlüne yansıttığı tecellilerle gönlünde aşk-ı Muhammedî'yi doğurdu. Zâhir plânda karşı karşıya getirmedi. Çünkü Allah sonsuz enginliğindeki mekân ötesi bir sırrı tanıtacaktı.

Genç bir çobandı. İki yıllık ücretini almış zevkle evine dönüyordu. Bir ara askerlerin hasta, mecalsiz genç bir kadını sürüklediklerini gördü.

— Ne istersiniz zavallıdan, bırakın öldüreceksiniz dedi. Askerler:

— O bir esirdir. Sattığımız efendisine teslim etmeye götürüyoruz, dediler.

Hz. Veysel Karanî :«Bu kadını bırakın» diye yalvardıysa da faide vermedi. Askerlerden biri :«Ücretini ver bırakalım» dedi. İstedikleri para iki yıllık kazancıydı. Düşünmeden parayı verdi. Kadın ancak iki saat yaşayabildi. Etrafındakiler:

— Yazık ettin onca emeğinle kazandığın iki yıllık paraya, diye üzülünce, Hz. Veysel Karanî:

— İki saat hür ve mutlu yaşadı, bu iki yıllık emeğe değer, dedi.

Ve o onda ilâhi ceryan Hz. Veysel'in gönlüne yansıdı.

Zalimlerin zulmünü yok edecek olan büyük kurtarıcıyı beklemenin, dolayısiyle Efendimizi bilmeden hasret duymanın hazzını yaşamaya başladı. 40 yaşına doğru bu duygu hasretten fırkata dönüştü. Efendimizi âdeta hissediyor, O'nun nefesini seziyordu. Efendimizin sırrı dünyaya ilân edilince hemen iman etti. Kuş uçmayan, kervan geçmeyen Karan kasabasında sanki Şeyma'nın Muhammed türküsünü dinlercesine İslâmiyeti izliyor, âyetleri gönül penceresinden âdeta seziyordu. Bu özelliği öylesine netti ki, Bedir ve Uhud savaşlarını bile aynen seyretmişti. Nitekim Uhud'da Efendimizin mübarek dişinin kırıldığını görünce, bütün dişlerini söktü ve hayatının kalan 35 yılını dişsiz yaşadı.

Efendimize olan sevdası öyle derin, öyle içtendi ki, bir gün Allah'a yalvarıp:

— Yâ Rabbî Âlemlerin İncisi, güzeller güzeli Efendimizi bana ne zaman göstereceksin? diye niyaz etti. Allah da :

— Takdirimde yok ya Üveys, sen bir gönül sevdasının temsilcisisin, sana bu buluşma fırsatını verirsem gelecekde gelen Muhammed (S.A.S.) âşıkları O'nu gönüllerin de bulma ümidini yitirir, buyurdu.

Bu kez Veysel Karani Hazretleri sevgi dünyasının inceler incesi nezaketini temsil eden bir niyazda bulundu.

— Öyleyse yâ Rabbî, müsaade et Medine'ye gidip O'nun bastığı yerleri öpeyim. Ve Allah bu zarif niyazı kabul etti.

Hz. Veys Medine'ye 13 gün kızgın kuma basa basa geldi. Bir o kadar günde, aynı beşeri zorluklar içinde döndü,

Hz. Veys, hâne-i saadete geldiği zaman Efendimiz câmideydi. Hz. Fâtıma annemize niyâzını arz edip döndü. 27 günlük bir yolculukta yarım saat beklememenin hikmetini kimse anlayamayacağı için, anne tembihatı kıssası dile getirildi.

Buradaki ince bir hikmet de Veysel Karanî Hazretlerine, Hz. Fâtıma annemizin gönlünden Efendimizin seyrettirilmesidir.

Mutluluk çağından sonra gelen Muhammed (S.A.S) âşıkları Hz. Veysel'in izinden ancak Fâtıma annemiz sırrı ile Efendimizi bulabilir.

35 yıl sonra Sıffeyn'de bir haberci Hz. Ali efendimize gelerek :

— Veysel Karanî geldi, dedi. Hz. Ali Efendimiz koşup karşıladı ve hayretle:

— Buyurun bir emriniz mi var? buyurdu. Veysel Karanî Hazretleri :

— Uğrunda savaşmaya geldim deyince, Hz. Ali 80 yaşını aşmış olan Veysel Karanî Hazretlerine:

— Aman efendim sizin duanız yeter, buyurdu. Veysel Karanî Hazretleri :

— Senin yanında ölmeye değer, sözüyle tüm İslâmlara çok derin bir mesaj bıraktı.

Savaşdı, şehit oldu. Mübârek bedeni Hz. Ali Efendimizin tensibiyle Baykan kasabasına gönderildi. Böylece Hz. Veys Türk Milletinin mânevi hâmisi oldu. Siirt Baykan'daki türbe makam değil, Hz. Veys'in yattığı mekândır.

Haluk Nurbaki | Hz.Ali Efendimizin Gönlünde Sema Sırrı

Onun elestden gelen hârika sırrı Kâbe'de doğmasıyla ilk mesajını veriyordu. Kâinatın İncisi Efendimizin onu ilk kez yıkaması ise şereflerin en büyük sırrıdır.

Hz. Hatice'den sonra ikinci müslüman oluşu Ezelde takdir olunan gönül mevkiinin yüceliğini simgeliyordu. İlâhi sırrın gönlüne doğuş ânından itibaren aralıksız yansıması Hz. Ali Efendimizin gönüllerde sema sırrında bambaşka bir hikmet vermektedir.

Mânâ ilimlerinde ihlâsın tanımına Hz. Ali Efendimizin gönlü misal verilir.

Hicret sırasında Efendimizin yatağında yatıp uyuması ihlâsın temel tanımıdır. O yatakta canını feda etmekten çekinmeyen bir başka müslüman da yatabilirdi, ne var ki Hz. Ali Efendimizden bir başkası, her an gelmesi kesin olan ölüme karşı, onu hiçe sayarak uyuması mümkün değildi.

Kâfirler bile bu teslimiyete, bu ihlasa hayran kalmışlardı. O halde Hz. Ali Efendimizi tanımak için önce ihlası kavramalıyız. İhlas; kelime anlamı itibariyle içtenlik demek¬tir. Allah'ın varlığını hiç bir kuşku ve tereddüde yer vermeden gönülde kesiksiz hissetme sanatına ihlas denir. Bir anlık gaflet ve kuşku ihlası yok eder.

Bir kimsede ihlasın başlaması, benliğin yok olmasıyla paraleldir. Benlik yaşadıkça ihlas doğmaz. İşte Hz. Ali Efendimizin, hicret sırasında Efendimizin yatağında uyuması kendi nefsini hiçe saymasıyla mümkündür. Bir yürekte ihlas doğunca benlik yok oldu demektir. Ve anında âyineyi ilâhi teşekkül eder. Elbette böyle bir gönülde eksiksiz bir aşk-ı Muhammedî doğar ve bu gönül âşık fazındadır, Hz. Ali Efendimizin gönlündeki aşk, onu hep Efendimizin yanı başında yaşattı. Ve bu sonsuz semâ sırrı için¬de Hz. Fâtıma nuruyla bir kez daha coştu. Bu sonsuz sevgi sonra Hasan-Hüseyin-Muhsin efendilerimizin sonsuz sırrı ile merkezileşti.

Mânâ ilimlerinin en büyük kaynaklarından biri olan «Nehcul Belâğâ»'da Hz. Ali Efendimiz gönüldeki mâna hikmetini şöyle tanımlıyor:

«Ey insan! Sen Âlem-i Kübrâ (Büyük Âlem), bütün gördüğün âlem ise Âlem-i Sügra (Küçük Âlem)'dir.» Bu tanımın anlaşılması zâhirde imkânsızdır. Halbuki Hz. Ali Efendimiz bu beytini şöyle yorumluyordu:

«Bütün evrenler Allah'ın sıfat tecellilerinin yansımasından doğmuştur. Halbuki insan kalbine bizzat Allah tecelli eder.» Bu anda insan elbette tüm âlemlerden daha yüce, büyük âlemi temsil eder. Böylece Fahr-i Kâinat Efendimizin elestde çözdüğü bilmecenin yorumu, bir başka açıdan da seyrediliyordu.

Eğer insan tüm benlikten arınır, ihlâsı bulursa o gönülde bizzat «Elestü Birabbiküm» sedası işitilir. Ve gönül; «Belî (evet) Rabbimizsin» cevâbı ile hamd niyazına başlar, gönüllerde semâ doğar.

Yine bu açıdan bakıldığında benliğîni yok etmiş, ihlâsa ermiş bir kulun enfusunda «Âlem-i Kübrâ» sırrı doğar. İlâhi sevdanın üstünlüğündeki değişmezlik budur.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, Hz. Ali Efendimizin ihlâs ve yok olmuş benliğini kendisine anlatırken:

«Yâ Ali! Sen Ebûturâb'sın» buyurmuştu. Bu emrin anlamını Hz. Ali Efendimiz, Fâtıma Annemize sormuş o da şöyle yorumlamıştı :

«Sen toprak ahlâklısın, sana ne atılırsa atılsın sen ondan bir gül yaparsın. Çünkü sen benliğini yok ettin. Hiç kimseden bir şey beklemez, yalnız ilâhi tecellinin yansıması gibi, tüm varlıklara bir şeyler verirsin!»

Böyle bir gönül, ilâhi tecelliden doğan nurları etrafa yansıtır. Muhyiddin-i Arabî Hazretleri Der ki : «Tüm Fahr-i Kâinat ilmini Hz. Ali, gönlündeki Muhammedî aşkla almış ve insanlara yansıtmıştır.»

Hz. Ali Efendimiz, gönül semâsında Hz. Fâtıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Hz. Muhsin'in mânevi santrallerine bağlı olduğundan, mânâ âleminin telefonu açıldığında santralde hep ona intizar ederiz. Madde telefonunda nasıl «Alo» denmeden konuşulmazsa, manâ telefonunda da «Ali» denmeden konuşulmaz.

Allah, ihlâsın tüm maddesel engelleri aşacağını göstermek için her savaşta Hz. Ali karşısında kim düşse yendirmiş ve mutlak zaferin ancak gönüllerde ihlastan kazanılacağını vurgulamıştır. Yine insanların bilmesi gereken önemli bir sır : cesaret, kudret ve ilmin ihlasla yürüyeceği gerçeğidir. Benliği yok etmeden ne cesaret, ne ilim olur. Bu konuda Hz. Ali Efendimiz insanlara : «Benliğini terk et, ihlası bul ki Âlem-i Kübrâ sırrına eresin» mesajını vermiştir.

Efendimiz Kâbe'nin fethinde, putları kırarken yanına Hz. Ali Efendimizi almıştı. Bir büyük putun kırılması için, Hz. Ali, Efendimize :

— Omuzuma bas yâ Rasûlullah dedi. Efendimiz :

— Yâ Ali! Taşıyamazsın, sen benim dizime bas, buyurdu.

Hazreti Ali ısrarlı emre uydu, baltayı puta indirirken, tüm evren boyutlarının Efendimizle dopdolu olduğunu seyrediverdi.

Bu olay gönül putlarını kırmada da Hz. Ali Efendimizin gönül semâsındaki sırra yaklaşımın şart olduğunu göstermektedir.

Hz. Ali Efendimizin gönül sırrındaki bir hikmet de, namazlarında daima gönül semâsının tecellî etmesi ve hep gerçek namaz kılmasıdır. Nitekim yaralandığı zaman yarasını hep namazda dağlarlardı. Gönüldeki bu semâ onun gözlerinde, bakışlarında daim bir nazar ceryanı yaratırdı. Hangi düşmana nazar etse, felç olmuş gibi kılıcı düşer, hangi dostuna baksa onun gönlünde semâ başlardı. En çok bu hazzı alanlar: Hz. Ammar, Hz. Selman, Hz. Ömer’di. Hz. Ali Efendimiz, bu sırrı kendisi de sezdiği için, bir gün Efendimize:

— Yâ Rasûlullah ben nasıl şehit olacağım, hangi düşmana baksam perişan oluyor, kime kılıç çeksem elimde kalıyor? buyurdu. Efendimiz ;

— Yâ Ali! Sen şehâdet sırrı gelince karşıdaki düşmana mecal verirsin, buyurdu. Zamanı sûre-i Kadir'de yazılıdır, emrini ilâve etti.

Sonra Hz. Fâtıma bu sözleri yorumladı ve Kadir gecesi şehit alacağını bildirdi «Senden sonra Âlem-i İslâm'a musallat alanlar 1000 ay kalacak» dedi. Nitekim Emevîler 82 yıl dört ay sonra sahneden silinmişlerdir.

Hz. Ali Efendimiz 40'sncı hicri yılın 27 Ramazanında şehid oldu (Sûre-i Kadir’in bu yoldaki mesajı için Elmalılı merhumun tefsirinde Kadir Sûresi yorumuna bakınız) şehâdeti sırasında Efendimizin emrettiği gibi hain katile nazar etti. Etmese, titreyen ellerinden hançeri düşecekti.

Mânâ ilimlerinde bizim sık sık kullandığımız Şems mâkamı sırrı aslında Hz. Ali sırrıdır. İlâhî yansımanın tam tecellisinde ruh mutlak diriliğe kavuştuğu için bedeni istediği mâkama bizzat kendisi götürü,. Bu yüzden Hz. Ali Efendimizin bedeni Necef’ten bir başka mahalle intikal etmiştir.

Hz. Şems'in; bedeninin bulunmayışı da bir Hz. Ali sırrıdır

Hz. Ali Efendimizin sonsuz sırrını dile getirmek ne mümkün. Bu risalemiz gönüllerde semâ hikmetine bir nağme olduğu için Hz. Ali Efendimizin aşk makamında nazar-i ilâhi hikmetini anlatmak istedik.

Efendimizin gali, yıkanması; Efendimizin o nazlı vücudunu bu dünyadan uğurlamak şerefi nasıl bir ihtişâmdır? Ve yıkayan Hz. Ali Efendimizin kulluk kartviziti midir?

Yoksa nazlı vücuda Hz. Ali gönlünden uzanan ellerdeki sır nedir? Mânâ ilimleri bu sırrı kavrayamayanlar; derse almıyor!

Haluk Nurbaki | Hz.Hasan Sırrı

Arınmış bir gönülde ilâhi tecellinin sırrına az çok âşina olduk. Ancak aklın, bilginin ulaşamadığı bir hikmetle, arınmış, benliği sıfır olup ihlasa ermiş gönülde bazan Efendimizin nûru yansır. Ve mâşuk makamı doğar. Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Muhsin Efendilerimizde bu sır intişar etmiştir. Dayanılmaz bir güzelliği temsil eden evrenin bu üçlü mânâ galaksilerinin isimlerini Efendimiz hep güzel kelimesinden gelişen kelimelerle süslemiştir. Bu üç sultanımızın isimleri güzel demek olan ,«Hüsün» kökünden gelişmişdir.

Elbette kâinatta en güzel varlık Kâinatın incisi Efendimizdir. Hz. Fâtıma : «Ondaki güzelliği bir görselerdi, Yûsuf için ellerini parçalayanlar yüreklerini parçalarlardı. » Şiiri ile bu hikmeti dile getirmiştir.

Ne var ki Efendimizin güzelliği çok özel bir mânâ perdesi ile gizlenirdi. Zîra bu perdenin bir an açılması halinde, O'nu gören gönül Hz. Zeyneb'e dönerdi.

İste Allah hikmetlerin en incesi bir hilkat cilvesi ile Hz. Hasan efendimizin çehresinde Efendimizin motiflerini canlandırıverdi. Efendimize benzeyen fakat mânevî perdesi almayan bir beden, Medine'de genç delikanlı olarak dolaşmaya başlayınca tüm hanımlar ona âşık olmaya başladı. Aklı ermeyen densizlerin Hz. Hasan efendimizin pek çok kere evlendiği (elbette 4 sayıyı muhafaza ederek, boşanmalarla süren bir evlilikler zinciri) yolundaki şaşkın eleştirilerinin altında bu mânâ sırrı yatar. Hz. Hasan efendimiz, gönül ekranına, ateşe düşen kelebekler gibi koşuşan sevda yolcularına bir tarz acil servis işlemi yapıyor; yangını tahammül edilmez çizgilere gelen muhterem âşıkları nikâhlıyordu. Sonra da kısmen tedavi olmuş olanları daha acil bir vak'a ile değiştirmek için boşardı. Her evlenen gönlünde semâ sırrına erdiği için boşansa da fark etmez, boyutların sonsuzluklarında mutluluklarını sürdürürlerdi. Nitekim ayrıldığı eşleri ömür boyu muhabbetlerini korurdu. Aslında mutluluk çağının hemen ardından mü'minler aynı zamanda bir imtihana tâbi olmuşlardı. Ne yazık ki birçokları bu sırrı seyredemedi, mânâdan nasib alamadı ve nefslerine takılı kaldılar.

Hz. Hasan efendimiz devraldığı ilim anahtarı sırrı içinde dünyayı öylesine terk çizgisindeydi ki halife seçildiği halde bir hadisin hikmetine uymak için halifeliği bile bıraktı. Ne mevki, ne para, ne de dünya zevkleri onu ilâhi semâ sırrı içindeki sonsuz mutluluğundan bir an bile ayırmış değildi.

İslâm yücelerine karşı muhabbet ve saygı, gönüllerdeki hastalıklar ve benlik ile ters orantılıdır. Gönüller arınıp benlikten kurtuldukça bu yücelere karşı sevgi ve hayranlık artar. Gönüller, dünya hırsı ile kirlendikçe ve de benlik arttıkça İslâm yücelerine karşı ilgi azalır, hatta dil uzatmalar başlar. Bu mânâ yasası özellikle kendimizin îmânının eriştiği mânâ çizgisini bilmekte çok önemlidir.

Hz. Hasan efendimiz mânâdan aldığı Muhammedî ceryanla, küçük yaştan beri Efendimize hayranlığı ile sünnete en ideal uyum gösterme sırrına erişmiştir. Bu nedenle de vicdanı, merhameti, sehası ve fazileti ile ün yapmıştır. Sıkıntılı gönüllerin üzerine her zaman Elest seheri gibi serinlik verirdi. Gerek mânâ, gerekse madde ilimlerinde zirvedeydi. Âyetlerin ilmî yorumlarının, enfusî mânâlarının menşei, Hz. Ali efendimizden sonra Hz. Hasan efendimizdir.

Sırr-ı Muhammedî'nin nûru bir gönüle yansıyınca, orada ilâhi tecelli, Âyine-i İlâhi sırrı içinde intişar eder. Normal kimselerde bu tecelli, bir nazarla doğar. Ancak Efendimizin bu üç nazlı torununda, bu tecelli Fâtıma annemiz ve Ali efendimizin gönül tecellileri ile zuhur etmiştir.

Hz. Hasan efendimizin gönül semâsında en önemli hikmet, zahiri halifeliği bıraktıktan sonra mânâda çağlar ötesine yansıyan liderliğidir. Mü'min ve mü'minelere verdiği rahmet ışınları ile onları nefsler birliğine karşı korumuş; mü'minlerin kendi aralarındaki sevginin sahipliğini yapmıştır. Mü’min aile yuvalarını çağlar boyu gönlündeki semânın coşkusu ile sevgi mekânları haline getirmiştir.

Ümmet sevgisinin Efendimizin üç torununda dev boyutlara ulaşan hikmeti içinde; onların ışığında yaşar. Ne çare ki çoğumuz bunu fark bile etmeyiz.

Hz. Hasan efendimizin gönlündeki semâ sırrının bir önemli hikmeti de ruhlara yönelik tedavi olayıdır. Efendimizin üç torunu insanlardaki üç mânâ yanının doktorudur. Hz. Hasan ruh hastalıklarını, Hz. Hüseyin gönül hastalıklarını, Hz, Muhsin de nefs hastalıklarını tedavi eden en yüce mercilerdir.

Hz. Hasan efendimiz, ruh yanımızda doğan: değil tedavisi, fark edilmesi bile imkânsız dertlerin baştabibidir. Bu hastalıklar, ruhun boyutlarını ince bir zar gibi saran nefsin benlik, buhl, kin, isyan gibi ağır etkileri ile ruhu yaralamasından doğar.. Gönül o ruha deveran verse bile ayağa kalkamaz. İşte Hasan efendimiz; mahviyet, seha, hoş görü ve ihlâs meziyetlerinde öylesine engin ve zengin bir hayat yaşadı ki, hangi mü'minin ruhunda bu bölgelerde nefs tahribatı olduysa sonsuz sevgisi ile bir an nazar ederek, kendi meziyetlerinden ceryan geçirerek o mü'mini tümü ile tedavi etti.

Gazaba uğramamış, hidayet bulma noktasını yitirmemiş tüm ruhlar biraz da bu gerçeği bildikleri için Hz. Hasan'a âşık olup âdeta ondan deva istemiştir. Çağında, yüzlerce annemizin, ona âşık olması gönül semâsındaki bu sırları tüm çağlara açıklamak için sembolik bir senaryodur.

İnsan ruhunda nefsin açtığı yaralar; mutsuzluğun, ızdırapların temelidir. Bu yüzden gönlünde sırr-ı Muhammedî raksı kesiksiz semâ eden Hz. Hasan efendimiz ruhlardaki hastalıklara şefkat dolu sinesini açmıştır. Gerek sünnetlere dayanan yaşama sırrı ile gerek madde ve mânâ ilimlerine tuttuğu ışıkla muhteşem bir ekol kurmuştur.

Allah yolunu bulan mürşidler bu dev metodla insanlara hizmet vermiş, zora ve imkânsızlığa düştükçe bizzat Hz. Hasan efendimizden himmet dilemiştir. Evrenlerin İncisi Efendimizin torunlarındaki sırları fark etmeden onları sıradan bir hayat hikâyesi içinde görenlerse mânâ ilimlerinin kapısından ayak atamamışlardır.

Haluk Nurbaki | Hz.Muhsin Sırrı

Efendimizin üç nazlı torunu arasında dünya mekânında yalnız sekiz ay misafir olan Hz. Muhsin sırrını ne yazık ki pek az insan bilebilmektedir. Efendimizin, Hz. Muhsin'i doğduğu günden itibaren çok sevdiği ve sekiz ay süreyle onu kucağına aldığı yazıldığı halde bu sırrın üzerinde kimse durmamıştır. Halbuki Fahr-i Kâinat Efendimizin ilgileri, hele sevgileri öylesine derin hikmetler taşır ki değil yalnız insanlara, tüm evrenlere büyük mesajlar verir.

Hz. Muhsin efendimizin dünya boyutlarını sekiz aylıkken terketmesi onun sırrından bir şey eksiltmez.

O evrendeki mekânında, hatta dünyanın mânâ sayfasında tam kâmil bir erişkinin vazifelerini yapar ve yansıtır.

Nitekim Efendimiz, Hz. Muhsin Efendimizin gönlüne Sırr-ı Muhammedî'yi öylesine yansıttı ki hem dünya durdukça, hem ebedî hayatta Gönül Semâ'sının dev bir galaksisi doğdu.

Hz. Muhsin de, Efendimizin diğer torunları gibi, insanlara şefkat ve rahmet sırrı ile bağrını Allah'ı sevenlere açtı.

Mânâ ilimlerinde ve evrendeki yüce sırrı ise, nefs'Ierdeki çılgın dertlere çara bulan hikmetidir.

Hz. Muhsin Efendimizin nefslerin dertlerine ve bu dertlerden kurtuluş formülüne verdiği mesaj çok nettir. Nefs hastalıkları hastanesinde temel ilaç Efendimize sevgidir. Çünkü zâhirde, kısa hayatında Hz. Muhsin Efendimiz, Fahr-i Kâinat Efendimize benzeri olmayan bir sevgi göstermiştir. Bu hali Hz. Fâtıma Annemizin ve Hz. Ali Efendimizin bile hayret ve hayranlığına neden olmuştur.

Hz. Fâtıma Annemizdeki bölümde daha iyi anlayacağımız gibi Elest'ten gelen bu akıl almaz câzibede elbette merkez noktası Fahr-i Kâinat Efendimizin ilâhi sevdasıdır.

Şu halde nefs'lerin tüm hastalıkları, Elest'teki gafletlerinden gelmektedir. Onların bir âyine gibi arınmış, ihlas ile parlatılıp nefis (Arus-u İlâhi) olma hikmetleri de elbette Elest'den gelmektedir.

Peki, Elest'de gafletini atamamış, bu dünyada kurtulma çabası içinde olan nefsler ne olacaktır?

İşte Hz. Muhsin sırrının ikinci perdesi, onlara yönelik şifa kaynağı oluşudur.

Hz. Muhsin, mânâ anlamının sonsuz boyutlarında kendini kurtarmak isteyen nefslere el uzatır. Ancak, bu şifa için mutlaka ona muhabbet ve Efendimize karşı hayranlık şarttır.

Mânâ âleminde niceleri Allah'a ve Habibine ihlas niyetiyle yola çıkmış, nefsinin ördüğü ağlara takılı kalmıştır. İşte Hz. Muhsin onlara gönlündeki semâdan öyle bir raks nûr'u gönderir ki boğulmak üzere oldukları gaflet ağından kurtuluverirler.

Efendimizin sevgili torunlarının rahmet sırrı içiçedir. İnsanın düştüğü çıkmazlarda Hz. Hasan Efendimiz ruh'a, Hz. Muhsin Efendimiz nefs'e, Hz. Hüseyin Efendimiz gönle şifa dağıtır. Ve Efendimizden asırlar sonra dünya sahnesine gelip dara düşen mü'minler ancak bu sayede gönüllerde semâ sırrına erebilirler.

Hz. Muhsin Efendimizin dünyayı erken terk etmesindeki pek çok mesajdan en önemlilerinden biri mânâ ilimlerinde ölmeden evvel ölme sırrıdır. Nefs - ihlas ve arınmaya ulaşmak için tüm ilgilerini yok etmelidir. Çevreden ve kendinden kendine yansıyan her türlü etkiyi bir hayal kabul etmeli ve o yöne doğru çekilmekten kurtulmalıdır. Ancak bu sayede gönle dönüp ilâhi sevdanın semâsına varabilir.

Kâinatın İncisi, Allah sevgilisi Efendimize yaklaşım öylesine ihlas dolu bir gönül istemektedir ki, ancak yine Efendimizin çevresinde hâreleşen yücelerin şefkat sırrı ile yola çıkılabilir.

Gönüllerde Sırr-ı Muhammedi nûr'u yansıyan bu dev mânâ galaksileri olmasa kimse Efendimize yakın olma şerefine eremezdi. Kendini tarihin ilkel siyasi tercihleri içinde kaybederek Ehl-i Beyt'e karşı gaflet içinde olanların gerçekten çıkış yolları tıkalıdır.

Mânânın zaman ötesi mekânlarında Hz. Muhsin Efendimizin sevgi ve ilgisini ihlâsla yürütebilenler nefs'in takacağı çelmelerden uzak, süratle ilâhi sevdanın rüzgârının çektiği ufuklara koşar dururlar.

Hz Muhsin Efendimizin dünya boyutlarını erken terketmesindeki ikinci önemli mesaj: Nefs putunun pençesine düşen insanın vakit kaybetmeden ondan kurtulma çaresi arama zorunluğudur. Bir yılı geçen böyle bir hastalık, devası imkânsız hale gelir.

Hz. Muhsin sırrında önemli olan üçüncü mesaj ise; dünya boyutlarına yansıyan bir yüce sırrın zamanla kayıtlı olmayıp, mânâda devamlı olduğunu bildirmesidir. Mânâ âlemi gerçek âlemdir. O âlemden dünyaya bakış, oradan dünyaya yansıma, ilâhi hikmetlerin sonsuz takdiri içindedir. Değil 8 ay dünyaya ışık vermek, bir an dahi nazar etseler kıyamete kadar sırrı devam eder. Hz. Muhsin Efendimizin dünyamızda 8 ay kalması sırf Efendimizi ziyaret edip mutlu etmek içindir.

Haluk Nurbaki | Hz.Hüseyin Efendimizin Sırrı

Gönüllerin enfüsünde, en derin ufkunda Efendimize açılan pencere Hz. Hüseyin Sırrını ifade eder. Bu yüzden Hz. Hüseyin Efendimiz aynı zamanda gönül dertlerinin benzersiz hekimidir

Onun sırrını anlamak için önce; Efendimizin nurunu, nazarlarından, her üç torununa olduğu gibi akıl almaz sevgi ile nasıl aktardığını kavramak gerekir. Kâinatın İncisi, Allah'ın doyamadığı, namazı esnasında bile onları secde hazzına ortak eder: ilâhi tecellinin akıl almaz raksı daha küçük yaşta Hz. Hüseyin Efendimizin gönlünde bin bir semâ hazzı yaratırdı.

Evrenlerin en korkunç Kerbelâ İhaneti sırasında bir sahneyi seyretmek Hz. Hüseyin Efendimizin Nûr-u Muhammedî'deki hikmetini gözler önüne serer.

Îhanetin doruk noktasında, sadece madde sandığımız suyun oksijen molekülleri Cenâb-ı Hakk'a mânâ sırrı ile niyaz edip:

«Yâ Rabbi mademki biz, evrenlerin incisi Fahr-i Kâinat Efendimizin göz bebeklerine hizmetten alıkoyuluyoruz, bizi affet! Artık hiç kimseye ne nefes, ne hayat hikmeti vermeyelim» diye yalvardılar.

Bu niyaz Cenâb-ı Hakk'ın çok hoşuna gitti. Zaten Kerbelâ'ya inerek hainleri yok etmek için yalvarıp duran melekler dâhil tüm varlıklara Allah, Hz. Hüseyin, sırrını açmak istiyordu. O anda tüm evrenlere Hz. Hüseyin Efendimizin gönlünde raks eden niyazı dinletiverdi.

Bu belâların doruklaştığı anda Hz, Hüseyin Efendimiz Allah'a şöyle niyaz ediyordu:

«Yâ Rabbî insan'ları, mü'minleri denemek için halkettiğin balâların tümünü bana ver, hiç bir belâ kalmasın da geleceğin mü'minleri Seni bulmak, Âlemlerin Fahr-i Ebedisi Dedem'e kavuşmak için mutlu bir kolaylık bulsunlar.

Kıyâmete kadar mü'minlere gelecek tüm belâları bana vermezsen Sana gelmem.»

Allah, Nûr-u Muhammedi'nin ışık ışık yandığı Hz. Hüseyin'in gönlüne bir an önce yansımak, orada kendi sonsuz güzelliğini seyretmek için Hz. Hüseyin Efendimizin duasını kabul etti ve iman yolunda olan hepimiz belâlardan bu sayede kurtularak gönüllerde ilâhi zevke erişmek fırsatı bulduk. Hz. Hüseyin Efendimizin bu belâgerdan fedakârlığı olmasa Allah'a giden yolda ne çileler bekliyordu bizi... Hz. Hüseyin Efendimizin emsalsiz şehâdeti ile Allah ve Rasûlüne giden yollardaki tüm engeller kasırgaya tutulmuş gibi yok oldu. Bu hikmeti anlamak çok güç olmakla beraber Efendimizin : «Hüseyin gönlümdeki en ince sırrı buldu» emrindeki hikmete yaklaşmaya çalışalım:

Allah Elest sınavında tüm sevdasını Efendimize verdi. Efendimiz de kendi sırrını diğer varlıklara yansıtarak bu ilâhi aşkın infakını yaptı. Bu nedenle gönüllere ilâhi aşk yansıyınca o gönülde yalnız Muhammed (S.A.S.) sevdası doğar ve her şey o sevdanın raksında gönüllerde nağmeleşir.

Gönüllere Nûr-u Muhammedî yansıyınca, yeni gönüllere ışık saçmak, Allah'a yani gönüller hazırlamak zevki hâsıl olur. Önce ümmet sevdası, sonra tüm insanlara rahmet doğar.

Böylesine bir rahmetle insanların yolunu açma sırrı; onların belâlarına, imtihanlarına talip olma duygusu Sırr-ı Muhammedî'nin en ince sırrıdır, İşte Hz. Hüseyin Efendimiz, taşıdığı Nûr-u Muhammedî'nin sevda okyanusunda bu inciyi bulmuş, Allah ve Sevgilisini hayran bırakmıştır.

Allah'a karşı duyulan aşk, ancak Sırr-ı Muhammedî'den doğan bu sırdır. Ve özünde Allah'a daha çok gönül arıtıp sunmak çabası yatar. Sevgiliye daha çok gönüller¬de haz verme zevki...

Efendimiz dünya boyutlarından ayrılmadan önce Cenâb-ı Hakk'ın yaptığı sitemi hatırlayınız:

«Habibim... Bana ne denli âşık olduğunu biliyorum. Ümmetine tutkunluğun, mutlak kavramda beni sana hasrette bırakıyor.»

İşte Efendimiz bu ilâhi siteme dayanamayıp sonsuz boyutlarda Sevgilisi Rabbine döndü.

Hz. Hüseyin Efendimiz Fahr-i Kâinat Efendimizin gönlünün derinlerinde yaşattığı «mü'minlere şefkat sırrı»na bir niyaz olmak üzere Kerbelâ’da Belâgerdan hikmetinde semâ etti. Mü'minlerin gelecekteki çilelerini bir paratoner gibi emerek Efendimizin engin gönlünü serinletti.

Hz. Hüseyin Efendimizin gönül hastalıklarına derman olma sırrına gelince:

Gönül hastalıklarının (gönül dertlerinin) tek şifa kaynağı Efendimiz yoluna baş koymadır. Nefs'in tüm isyanları ile yakaladığı gönlün, derdinden arınması için, mutlak bir cesaretle ihlas dolu bir sevgiyi birleştirmesi gerekir.

Bir mü'minin gönlüne bir dert düşünce önce Hz. Hüseyin Efendimizi düşünerek kalbinden ona bir yol araması şarttır. Mânâdan gelen himmetin ilk işareti ise gözyaşlarıdır. Çünkü Sırr-ı Muhammedi için akan her gözyaşı, gönül içim bir zemzemdir. Gönülden dertlenen insan, gözyaşı ile (zemzemle) yıkandıkça dirilir. Ve sevdaya dönüşür. İç içe doğan ilâhi âşk raksları böylece gönle mutlak bir şifa verir.

Ve sonra insan gönülden geçen Hz. Hüseyin ceryanlarını duyarak ihlasın mutlak sırrına erer. Artık gönüllerde semâ doyulmaz hazlarını perde perde hissettirir.

Gönül hastalıklarının tedavisinde en önemli şifa Allah’a mutlak iman ve güven ihlasından geçer. Kerbelâ'da Hz. Hasan Efendimizin kızı Fâtıma ile Hz. Hüseyin Efendimizin oğlu Ali fâciadan bir gece önce nikâhlanmışlardı. Ertesi sabah Hz. Ali şehid oldu. Hz. Fâtıma ile Hz. Hüseyin Efendimizin kızı Hz. Zeyneb Bizans'a cariye olarak gönderildi. İstanbul’a geldikleri gece Hz. Zeyneb de Hz. Fâtıma da şehit oldular. (Hâlen Sümbül Efendi mekânındaki türbedeler).

Bu yüceler yücesi şehitler İstanbul ve Türk devletinin gerçek teminatıdırlar. Tüm bu olaylar Hz. Hüseyin Efendimizin gönlünde seyrettiği, fakat ümmete hizmet sırrın¬dan ayrılmadığı akıl almaz fedakârlıklardır. İşte gönüller dertlerinden kurtulmak için bu temel merkeze irtibat kur¬malıdırlar ki şifa bulsun.

Kerbelâ şehitleri olan Hz. Ali ve Hz. Fâtıma Sultanların sevdaları gönüllerdeki her çeşit sevda yarasına şifa verir. Hz. Zeyneb ise gönüllerinde çıkmaza düşmüş tüm ümmetin şifa kapısıdır. Hz. Hüseyin Efendimiz Kerbelâ'da yalnız canını vermekle kalmamış, en nazlı varlıklarını da mü'minlerin dertleri yolunda feda etmiştir.

Bu vesile ile Hz. Hüseyin Efendimiz, gönül dediğimiz bir türlü gerçeğine eremediğimiz hazinenin sonsuzluğunu gözler önüne sermiştir. Allah'ın ilâhi sevdasındaki sonsuz hazzı evrenin bitmez boyutlarına yansıtmak tutkusu gönlün temel sırrıdır. Mutlak yokluğa gidilirken özellikle her şeyin; aklın, duyguların bile tasavvur edemeyeceği her şeyin feda edilmesi gönül denilen boyutsuz sonsuzu temsil eder.

Hz. Hüseyin sırrı gönlün mutlak resmidir. Onu ancak zerre zerre hissedebilenler bile gönüllerde sevdaya düşer, semâ eder.

Ve Efendimize giden mânâ sırrında bu yasa değişmez bir nur, bir ışıktır.

Haluk Nurbaki | Hz.Fâtıma Sırrı

Mânâ ilimlerinde olsun, gönüllerde semâ sırrında olsun anlaşılması en güç sır Fâtıma Sırrı'dır. Kâinatın İncisi Efendimizin sırrının evrene yansıdığı nokta Fâtıma annemizin gönlüdür.

Bu hikmet Elestte de böyle başlamış, Efendimiz «Beli (Evet)» niyazını yaptığı an doğan Nûr-u Muhammedi tüm varlıklara Efendimizin en yakınında olan bir noktadan, Fâtıma annemizden yansımıştır. Bu gerçeği ifade için Fâtıma annemiz yeryüzüne Efendimizin göz bebeği yavrusu olarak ışınlanmış, bu dünyadan ayrılırken de O'nun makamının kapısındaki mevkii alarak bu mesajı vermiştir

Hz. Fâtıma annemizin bilinmezlik sırrı işte bu özelliğinde gizlidir. Efendimizin bu konudaki mesajı ise bu hikmetleri büsbütün derine çeker:

«Allah kendisini bende, ben de kendimi Fâtıma'da seyrettim.»

Hz. Fâtıma annemiz sırrını çevresine yansıtarak bölüm bölüm açmıştır. Hz. Ali ve yavruları (Hz. Hasan, Hz Hüseyin, Hz. Muhsin) kâinatın sonsuz boyutlarına yansıyan sırlarını Hz. Fâtıma annemizin gönlünden alır.

Mânâ ilimlerinde Fâtıma annemizin sırrı: varlıkların âhenk ve ilgilerindeki sevgi ceryanı olarak bilinir Bir gönül Hz. Fâtıma sırrına ne kadar yakın olursa o kadar hayat bulmuş demektir. Onun tasarruf hikmeti gönüllerin âşık ve mâşuk makamlarında raks'ına fırsat verir. Hz. Fâtıma sırr olmayan gönül kesinlikle ölüdür. Çünkü Sırr-ı Muhammedi ile ceryanı kesikdir.

Fâtıma annemiz, Hatice annemizden aldığı şefkat ve merhamet dolu gönülle Âmine annemizden mânen tevarus ettiği şairliği ve nazenin hassasiyeti ile zaten gönül pencerelerini perde perde açıyor ve âdeta sonsuzlukta Efendimizin en özdeki ufuk noktada kendini seyretmesini bekliyordu.

Güzeller güzeli Rabbimizin en nazlısı ve en sevdiklerinden biri olduğu halde daima Rabbine şöyle yalvarırdı:

«Yâ Rabbî! beni bana, göz kırpması kadar dahi, bir an için bırakma...» Bu duanın sırrını annemizin penceresinden seyretmeliyiz.

O, Allahsız geçen bir anı, ibadet ve sevgide eksiklik duyma korkusundan değil; onun sevdasındaki hazdan bir ânı kaybetmekten korktuğu için istemiyordu. Mânâ ilimleri açısından bu duanın sırrı annemizin mahviyyeti tarifi olarak tanınır. Fâtıma annemiz Cenâb-ı Hakk'ı akıl almaz bir imân ve ihlâs sırrı içinde öylesine anlamıştı ki onsuz bir an düşünemiyor; kendiyle kaldığı bir anı gönle has mahviyet açısından dev bir yanlış sayıyordu.

Benlikten kurtulup Allah'da yok olma san'atı demek olan mahviyeti böylesine net bir şekilde tanımlamak ancak Fâtıma annemize has bir hünerdir.

Allah'a inanmak, O'na ibadet etmek, hatta O'nu sevmek başkadır, Allah'ı gönlünün mâverasında hissedip ondan gayri her şeyin bir hiç olduğunu bulmak başkadır. İkinci tecelli Allah’ı anlamak, bulmak demektir. İşte Fâtıma annemizin duasının sırrı budur.

Ve de Efendimizin «Fâtıma’nın gönlünde seyrettiği Muhammedî sır» da budur. Çünkü Efendimiz ta ezelde yokluğu, mahviyetin ufkunu bularak tüm âlemleri yok olmaktan kurtarmış, Elest bilmecesini böyle çözmüştü. Bir kul ibadetin zirvesine varsa, hatta Allah'ı deli gibi sevse bu mahviyyeti bulmadıkça Allah'ı anlayamaz.

Îmânın san'atlaşan sırrındaki hikmet; işte Fâtıma annemizin yakaladığı bu mahviyyeti bulmaktır.

«Aman yâ Rabbî! beni bana, göz kırpması ânı kadar bile bırakma.»

Allah, annemizin bu duasını kesin olarak kabul ettiğini bildirmek için onu normal kadın eylemlerinin dışında bir hikmetle süsledi. Namazı hiç kesiksizdi.

Mâna bilimlerinde kavranması en zor hikmet, Fâtıma annemizde ilâhi sevdanın iç içe raksıdır. Hem ilâhi tecelli, hem de Muhammedi tecelli Fâtıma annemizin gönlünde iç içe semâ etmiş, akıl almaz rakslar doğurmuştur. Veysel Karanî hazretleri geldiği zaman, Fâtıma annemizin gönlünde Sırr-ı Muhammedî'yi seyretti..

Fahr-i Kâinat Efendimiz, o gönülde, çoğu kez kendi sırrını, bazan da Cemâl-i İlâhiyi seyrederdi. Aslında Efendimizin akıl almaz nûr'u bu çift fazlı ilâhi sevda raksından âlemlere intikal etmiştir. Tüm varlıkların âhengindeki kimya, bu sırrın ta kendisidir. Çünkü böylesine coşkulu bir sevdanın semâ sahnesi olan Fâtıma annemizin madde çatısı altında kulluğunu sürdürmesi, hayat ekranında kalabilmesi de bir ilâhi mûcizedir. Böyle bir sevdanın zerresine uğrasa, galaksiler bile dağılırdı. Onu hayat ekranında tutan en büyük güç; şüphesiz, Efendimizin hayat veren nazarlarıydı.

Nitekim Efendimiz sonsuz boyutlara yansıyınca tahammülü tükeniverdi. Bizzat kendisi bunu ifade için:

«Onun Cemâle intikaliyle üzerime öyle bir ızdırap çöktü ki; karanlığın üstüne çökse, onun rengi değişirdi» mısralarını söyleyiverdi.

Buradaki inceliğe dikkat etmek lâzım, çünkü Fâtıma annemiz mânâdaki emsalsiz mevkii ile her an Efendimizi hissedebilir, bulabilirdi. Fakat gönlündeki iç içe rakseden ilâhi ve Muhammedî tecellîlere, O'nun nazarları ve sıcak nefesi olmadan dayanamazdı.

«Karanlığın rengi değişirdi» tanımı, yalnız, şiirin mâverasında, ufkunda en güzel söz olmaktan ötede bir mânâ tanımıdır.

Gönül raksındaki sevdanın ne denli bir ateş fırtınası olduğunu ifade etmektedir.

Ve sonra evrenin bu en korkunç fırkatından Fâtıma annemiz tüm evrenin bitmez boyutlarına yansıdı. Efendimizi hissettiği her noktada semâ ederek sonsuzluğu mekân tuttu. Âşıkların gönlüne bir seher rüzgârı gibi esti de mecalsizlere güç verdi. Şekilleri âhenkleştirdi.

Fâtıma annemiz gönül semâsının müthiş ateşinde böylece en büyük aşk şehidi sırrına erdi. Tüm şehidlerin mânâ âleminde lideri Fâtıma annemiz oldu. Çünkü Efendimizin hasret ateşinde yanıp boyut değiştirdi.

Dünyadaki hikâyesini, altın bir halka gibi mahviyyetinin sonsuzluğunda Efendimizin ayakucunda noktaladı (Mescid-i Nebevî'deki makamı.)

Sanki Evrenlerin incisine altın bir halka niyazı oluverdi.

Şimdi artık onun sırrı, şefkat ve merhametinin sonsuzluğunda mahviyeti bulan gönüllerde bir hayat iksir gibi akıp durmakta ve Efendimizin izini aramaktadır.

Allah yüce kitabında tüm bu gerçekleri net bir şekilde açıklamıştır. Efendîmize «Sana Kevseri verdik» âyeti doğrudan doğruya Fâtıma annemizin tanımıdır.

Şimdi Sûre-i Kevser sırrı içinde Fâtıma annemizi görmeğe çalışalım:

Kevser, çokluk âlemine yansıyan güzellikler demektir.

Evrenlerin incisi Efendimizin, Allah'a sevgili olmasa O'nun Vahdet’teki çok özel bir hikmetidir. Onun sonsuz boyutlara yansıyan Nûr-u Muhammedi yansıması ise kevser sırrıdır.

Allah, yaratılması imkânsız diye tanımladığımız, seyrine tahammül edilemeyen Nûr-u -Muhammedî'yi halketmiş; onu evrenin sonsuz boyutlarına yansıtmıştır. Bu yan¬sıma dünya hayatında Hz. Fâtıma annemizin gönlünden tüm kalplere aksettiği gibi; mânâda da tüm boyutlara ışık ışık nur saçmıştır. Kevserin tanımı budur.

Allah, önce Efendimizi halketmiş, sonra da O'nun tahammülsüz güzelliğini Nûr-u Muhammedî ışığıyla evrenlere saçmıştır. İşte bu intikal, dünya hayatında sembolize edildiği gibi, Hz. Fâtıma gönlünden yansıtılmıştır. Bu yüzden Allah Hz. Fâtıma annemize hilkat katında verdiği «Kevser» ismini âyetleştirmiştir.

Hilkatın ilâhi güzelliği yansıtan sırrında: Mahviyyet temeldir. Bir varlık kendini ne kadar benlikten arıtırsa o kadar güzelleşir. Bunu, madde dünyasında bile hissederiz.

Bir güzel, tevazu eşiğine bastı mı, bambaşka bir güzel olur. Mânâ güzelliği de böyledir; varlık evhamından kurtulan her nefs, Allah'ı hissetmeye başlar. Varlık evhamı ise, var olan şeyin etrafındaki bir sis perdesi gibidir. Güzelliği ve gerçeği gizler.

İşte Hz. Fâtıma annemizden yansıyan Nûr-u Muhammedî, taşıdığı mahviyyet iksirini yansıtarak bu sis perdesini siler. Evrendeki her güzellik, melekler dâhil, güzellik sırrını Nûr-u Muhammedî'den alır. Bu yüzden Fâtıma sırrı bir Kevser'dir. Hz. Fâtıma sırrı, çokluklara güzellik veren, onları varlık evhamından kurtaran nurdur.

Kevser Sûresi; Kurban ve Namaz emirleri ile sürmektedir. Hz. Fâtıma annemiz nefsini kurban etmiş ve namazda eksiksiz bir vecd âleminin sembolü olmuşdur. Fâtıma sırrının yansımasında Cenâb-ı Hak, nefsin kurban edilmesini ve namazı şart koşmaktadır. Eğer gönlünüzde semâ sevdasına talipseniz; bu semâ kevserde (Hz, Fâtıma sırrında) gizlidir. Kevser Sûresi'nin gönüllere verdiği talimat : Nefsinizi kurban edin, mahviyyet içinde namaz kılın, gönlünüzde raks başlasın talimatıdır.

Efendimizi incitenler ise, Ebter'dir; madde ve mânâsı yokluğa mahkûmdur. Efendimizi incitme eylemi benliğin çirkin suratıdır.

Mânâ ilimlerinde eğitimin temeli Kevser Sûresi'dir. Aslında İslâm dünyasının içine düştüğü, özellikle son dört asırdır geçirdiği bunalım, mânâya karşı düştüğü yanılgıdır. Ne yazık ki bir çoklan mânâ sırrını hep yanlış senaryolarda oynamaya kalkmış, bu yüzden Efendimizle arasındaki cereyan kesilmiştir. Öyle olunca da; ne mânâ, ne maddede motoru çalıştırabilmiş; teklemiş durmuştur.

Şimdi Kevser Sûresi'nin ışığı altında Hz. Fâtıma annemizin nûruna nasıl yaklaşabileceğimizi özetlemek istiyorum:

Elbette ilk şart nûr'a muhtaç olduğunu farkedip talep niyaz etmektir. İkinci şartı ise, Kevser Sûresi'nin son âyeti koymuştur: Fahr-i Kâinat Efendimizi incitecek davranışlardan şiddetle kaçmaktır. Hz. Fâtıma annemize yaklaşım için yıllarca emek çekseniz, bir an Efendimizi incitseniz, tüm teller bir anda yeniden onarılmamak üzere ya¬nar. Efendimizi incitme gafleti her zaman zahirde kaba hatlarıyla zuhur etmez. O'nun davasına soğuk bakmak, O'nun gönlünde yer tutan nazlılara karşı ufacık bir hürmetsizlik Efendimizi incitir.

Bu yüce sırra yakin olup, O'nun şefkatine ve himayesine girmenin üçüncü şartı: Ruhundaki yaraları Hz. Ha¬san hikmetiyle, nefsindeki fırtınaları Hz. Muhsin sırrı ile tedavi etmek, sonra da gönlünü özellikle Hz. Hüseyin Efendimize dökeceğimiz gözyaşları ile yıkamaktır.

Bu amaçla yola çıktığımızda, zor gibi görünen yolun o yücelerce kolaylaştırılacağını hiç hatırdan çıkarmadan güvenle sebat etmeliyiz. Sonra nefsimizi Hz. Fâtıma annemizin mahviyyet kimyasında erite erite benlik putunu yıkıp kurban etmeliyiz. Savaşın en zoru olan bu noktada, ihlâs dolu gayretimiz yine o yücelerce tesbit edilir. Ve kurban vekâletimizi Hz Fâtıma annemiz hallederler.

Kevser Sûresi'nde verilen en kesin bir reçetenin namaz olduğunu, hiçbir bahane ile bu konuda nefse taviz vermemek gerektiğini unutmayınız.

Namazda ihlâs sırrı Hz. Ali Efendimizin himmetiyle bizi arıtıp gerçek ve yakin namaza ulaştıracak ve gönlümüzde sevda ışığı yanmaya başlayacaktır.

Ve gönüllerde semânın mânâ ilminde motifi budur. O semâ noktasına varamazsak bile; ömrümüz bu yolda gayret içinde iken hayat sona erse ne gam...

Haluk Nurbaki | İmandan Sevgiye

Şimdi imanın mânâ ilimleri açısından bir tanımını yapacağım. Böylece nefsin mânâ ve aşk'a karşı çıkmak için yapacağı itirazları da yok etmiş olacağız. Acaba ilâhi sevgi neden zorunludur?

Allah, Yüce Kitabımızın başında, imânı; gayba iman olarak tanımlamış ve hemen ardından kulluğun üç temel şartını şöyle emretmiştir : Gayba iman, Namaz ve İnfak.

Felâh'ın (mutluluğun) ve yakin olmanın ancak bu üç temel kulluk şartına bağlı olduğunu yine âyetin devamından anlıyoruz.

Acaba, yüce Kitabımızın en başında Allah îmânı niçin «gayba îman» olarak tanımlamış ve de ancak namaz ve infak birlikte olursa yürür anlamına gelen mesajını vermiştir?

İmân-ı gayb demek : Gönülden gelen iman duygusu demektir. Çünkü gayba iman aklen olmaz. Akıl müşahede sistemine dayanır. Allah; bilinmesi, kavranması aklen mümkün olmayan fakat kaçınılmaz bir gerçektir. O'nu fark eden, câzibesine kapılan yanımız kalbimizdir. Nitekim Bakara Sûresi'nin îmânı tarif eden baş kısmında 6–7. âyetlerde bu gerçek bildirilmiştir.

Peki, gayba iman niçin yeterli görülmemiş de; infak ve namaz emredilmiştir? Çünkü iman, gönülde bir anda parlayan ışık gibidir. İnsan bunu fırsat bilip o ışığa koşmazsa onu çok kısa sürede kaybeder. Kalpteki bir duygunun yaşaması onun yasalarına uyum göstererek mümkündür. Kalp, ilâhi sırların, özellikle Rahmân ve Rahîm sırlarının yansıdığı bir ekrandır. Bu yüzden kalpte doğan bir duygu derhal sevgiye dönüşmek zorundadır. Aksi takdirde söner.

İman : Kalbin temel niteliğiyle birleşince, yani sevgiyle ateşlenince iki yönlü belirti verir :

a) Allah'a yönelen sevgi hemen namaza koşturur. Oradan aldığı Rahmân ve Rahim yansımalar ile insanları sever. Bu, sevginin eyleme dönüşmesidir.

b) Allah'a yönelen gönlün ikinci eylemi ise infakdır. İnfak aynı zamanda gönüller arasında bir çeşit alış veriş olduğu için birbirini etkileyerek îmânı âdeta ısıtır, ateşler. Gönüller arasında sevgi arttıkça gönlün Allah'a yönelik sevgisi de, namazdaki yakinliği de artar.

Şu halde iman kalbin bir fonksiyonudur. Daha doğrusu ona düşen bir ışıktır. Hidayetin sırrı budur. Ancak kalpte başlayan bu mânevî hayat sırrı kalbin gıdası ile beslenip ayakta kalır. Kalbin besini ise sevgidir. Îman sevgi ile beslenince Allah sevgisi şekline döner ki, her inanan için bu sevgi kaçınılmaz bir iman belirtisi, aynı zamanda farzdır. Ancak, Allah sevgisini, kendini aldatan bir maske gibi; nefsin şaşkınlığına terk etmemelidir. Allah, bu hikmeti, gerçeğe uygun halde seyretmek için infak ve namazı îmanla birlikte zorunlu kılmıştır. Namaz ve infak sıradan bir ibadet değil, îmânın ayrılmaz parçaları ve delilleridir. Yüce kitabımız bu nedenle başlangıcında îmânı tanımlarken namaz ve infakı değişmez kural olarak zikretmiştir.

Bir insana her türlü ibadeti tarif edip yaptırabilirsiniz. Ancak, sevgi ne teorik olarak anlatılabilir ne de zorla yaptırılabilir.

Peki mânevî dirilik demek olan sevgi nasıl bulunur?

İşte yüce kitabımız Kur'an, akıl almaz bir formül içinde sevgiyi bu infak ve namaz emri ile öğretmektedir. Bir insan sevgiyi bilmiyorsa, hissetmiyorsa; sırf ilâhi emir diye infak ibadeti yapmaya başlasa, gönlünde anında sevgi ceryanı geçmeye başlar.

En katı gönüller bile namaz ve infakla yumuşar, sevgiyle dolmaya başlar.

Bir insan sevgi ceryanından mahrumsa mânâda ölü demektir. İnsanın maddesine hayat veren kalbimiz, mânâ yanı ile de insanın ruhuna can verir. Bu mânevî dolaşımın kanı ise kesinlikle sevgidir.

İşte iman eden, Sûre-i Bakara'nın başındaki emre uyarak; infak ve namazla sevgiyi bulur, dirilir. Bu yüzden îman etmeyen ölü sayılır.

Gönüllerde Allah sevgisi doğması için çok önemli bir yeri olan İnfak'ı ne yazık ki gereğince öğretmedikleri için kısaca tanımlamak istiyorum.

İnfak : Allah'ın bir insana verdiği nîmetlerin hepsinden, o insanın başkalarına vermesidir. Para, her türlü maddi imkânlar, bilgi, güzel ses, güzel söz ve mutluluk, diğer insanlara vermeye, yansıtmaya mecbur olduğumuz nîmetlerdir. Efendimiz : «Güler yüz bile infaktır» buyurmuştur. Ve infak gönüllerde sevgi yaratan müthiş esrarlı bir kimyadır.

Sevgi, gönülde bir doğdu mu Allah Sevgisi'ne ışık ışık yol bulur.

Haluk Nurbaki | Allah Sevgisi

İmandan sevgiye intikal, Allah sevgisinin nûrunu yakar. Ne var ki, Allah sevgisi kesinlikle teorik bir tutku değildir. Aksine istekle seçilmiş bir eylemdir. Rıza ile başlar. Allah'ın takdirine büyük bir teslimiyet, her türlü tecelliye gönlünde sıcak bir hoşgörü ile sürer. Böylece benlikten adım adım uzaklaşmaya başlar.

Her sevgi, hoşgörü ve sevgiliden gelen her şey, içtenlik ister. Mecazî aşk'ta bile, sevgiliden gelen ikram da, sitem de hep sıcak bir mutluluk yaratır. Allah'a inanıp, O'nu seviyorum dedikten sonra: Kadere rıza kaçınılmaz bir sonuçtur. Allah sevgisi başladıktan sonra, dengeli bir şekilde artarak kadere rızayı en üst seviyelere getirir. Eğer, bu rıza gelişmeyip, ara sıra isyanlar hüküm sürüyorsa, sevgide kesiklik vardır; çaresi infakı artırmaktır. Namaz konusu Allah sevgisinin en vazgeçilmez unsuru olduğu için, dikkat ederseniz o konuda ikaz bile gerekmiyor. Çağımızın : «Benim kalbim temiz, Allah"ı da çok seviyorum» diyen taklitçilerine hiç aldırmayın. Zîra kalp arınınca inanç ve Allah sevgisine koşar ki : Onun kapısı Namaz'dır. Sevgide aksamalar nefsin gönle taktığı çelmelerdir. Yüce kitabımız Kur'an, infakı emrederek gönlü bu tehlikeden korumuştur.

Allah sevgisinin sırrı arttıkça nefs perdesi incelir. Îmandan ve Allah sevgisinden murat: Nefsi, onun simgesi olan benliği eriterek sevgiliyi gönlünde hissetmek ve yaşamaktır.

Bu sevginin artışı nefsi ve nefsin dünya ilgilerini sildikçe yavaş yavaş olayların ardındaki gerçek seyredilmeye başlar. İnsan, hikmetten hikmete geçerek, her yeni olayda, Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz kudretinden başka bir bahane olmadığını fark eder.

Hak âşığı olanların, dünyaya değil de; olaylara karşı tavırları ilâhi sevginin mihengidir. Dünyayı terk yanlıştır. Çünkü dünyayı terk kulluğu terk gibi bir tezattır.

Olayların etkilerini terk etmekse Hak âşığı için zorunludur.

Allah Sevgisi'nin, Allah indinde makbul olan sırrı ise gönlün her türlü telâş ve gaileden arınıp Allah'a âyine olma noktasına gelmesidir. Mânevi eğitimle insan servetinden, tutkularının tümünden, gereğinde aziz sandığı canından bile vazgeçmesini bilecek ve tüm hayatını bu çizgide yaşayacaktır.

Allah sevgisinin gönüldeki şiddeti benliğin yok olma sürati ile paraleldir. Ve gönül arınmasını tamamlayınca âyine-yi ilâhi olur. Allah'ın Cemâli yansır. Böyle bir durumda zaten kişilikten arınmış kulun yerini tayin mümkün değildir. Ne var ki bu anda Allah'ın aşk ateşi o gönüle Muhammed (S.A.S.) sevgisi eker. Allah aşkı ile dolan gönül, kulun ekranına sevda-yı Muhammedi'yi doğurunca imanın asıl sırrı tamamlanır. Böylece Kelime-i Şahâdet'in ilk ışığı, mânâdaki îman tahakkuk eder. Gönül semâsındaki sır budur. Aşk-ı İlâhi öyle net bir gerçektir ki; gönle yansıyınca, o gönülde tüm sıfatların tecellileri o kulun dünyasına ışık tutar. Rahmetle yıkanan gönülde merhamet sonsuzlaşır; sabır, şefkat doğar. Unutmamak gerekir ki, ilâhi tecellinin en bariz bir yanı heyecan ve cesarettir. İlâhi tecelliye uğrayan kul tüm bu yeniden hayat buluş sırrı ile Kâinatın İncisi Efendimizin sevda fırtınasına yakalanır. Bu nedenle Efendimize gerçek iman, ancak gönüllerinde ilâhi tecelli olanlara has bir sırdır. Böyle bir anda gönlün karşısında:

«Levlâke levlâk, lemmâ halaktü'I-eflâk.» hadisi okununca:

— Vallahi haklısın,

— Billahi haklısın, diye coşar.

O kul artık bilmektedir ki : 24 saat içinde en temiz, en yakın, en güzel nefesi, Ezân-ı Muhammedî okunurken alabiliriz. Günde üç beş kez beş dakika kasvetten uzak şeytansız soluruz. Çünkü o anda Efendimizi soluruz.

Bir gönül mutlak anlamda ilâhi tecelliye uğrarsa âşık makamına intikal eder. Gönlünde, Efendimizin ışığını bulduğu kimseye nazar eder, bir tarz Şems-Mevlâna senaryosu dağar. Bu, gönüllerde bir sâmadır. Ne Şems sırrı, ne Mevlâna hikmeti kimsenin elinde değildir. Bu bir Allah vergisidir. Allah, istediği an, istediği gönülde bu semânın ateşini yakıverir.

Şimdi gönüllerde semâ'yı Aşk-ı Muhammedî penceresinden seyredeceğiz.

Haluk Nurbaki | Aşk-ı Muhammedî

Allah'ın evrenlerde en büyük muradı, gönüllerde semâ sırrının doğmasıdır. Bu semâ, bir tarz fazların raksıdır. Gönüllerin arınması sonucu ilâhi tecelli gönle yansıdıkça aşk-ı Muhammedî kıvılcımları doğurur. Arınmışlığın, mutlak yokluğun, özünde bir hamd sırrı parlar. Bu Kâinatın İncisi Efendimizin nûrudur. Gönüllerde parlayan ilâhi sevda, okyanusta inci arayan müthiş bir avcı gibi gönüllerin sonsuz boyutlarında bu hamdın sırrını, yani aşk-ı Muhammedî'yi arar durur.

Efendimizin ismindeki iki hikmet gönüllerdeki mânâ raksının iki fazını temsil eder.

Arınmışlığın (Mustafa) yarattığı ilâhi aşk sevdası, gönül okyanusunun derinlerinde hamd niyazı (Muhammed) ile öyle bir aşk yangını yaratır ki: Ancak bir raks zevki gönlü yok olmaktan kurtarır. Bu semâ har mü'min için ilâhi nîmetlerin en muhteşemidir. İşte bu yüzden Aşk-ı Muhammedi her mü'min için vazgeçilmez bir gönül tutkusudur. Bu sevda başlayınca; onu, zerre zerre diğer mü'minlerin kalbinde arar. Sonra Efendimizin yakınlarına karşı dayanılmaz bir arzuya, sevdaya düşer. Önceki bahislerde gördüğümüz gibi; Hasan-Hüseyin-Muhsin Efendilerimizin gönlüne girme başarısı gösterince Hz. Fâtıma annemizin himmeti ile evrenlerin muhteşem incisi Efendimizin ceryanına kavuşur. Bu yüzden Fahr-i Kâinat sevgisi evrenin en zor raksıdır. Yine bu nedenle ona inanan mü'minler gerçek sevdaya ulaşmasalar bile, Allah huzurunda da, tüm âsıklar indinde da pek kıymetlidirler.

Aşk-ı Muhammedi'nin akıl almaz bir hikmeti ise bu, sevdaya düşenlerin zerre zerre Efendimizin muhteşem ahlâkının sırrına kavuşmalarıdır. İnfak, namaz ve sevginin artması bu sırrın en büyük işaretidir.

Aşk-ı Muhammedî'nin mûcize hikmetlerinin, şüphesiz en önemli yanı Muhammed (S.A.S.) aşkının Allah aşkını büsbütün şiddetlendirmesidir.

Bir Aşk-ı Muhammedi sevdalısı :

«Değil mi ki O (Allah), yaratılmışların en güzeline, şefaatlisine, en muhteşem nuruna âşık: O halde âlemlerin İncisinin ümmeti olarak lütuflandırdığı ben de; O muhteşem, lâtif varlığa (Efendimize) âşık olduğu için Allah'ı daha çok, daha şiddetli seviyorum» demişdi.

Gönüllerde semânın akıl almaz fazları bazen tek bir fazda şiddetle parlayıverir. O zaman bir tarz Şems makamı teşekkül eder. Bu hikmet, irşad ışığı ile Sırr-ı Muhammedi'yi gönüllerde arama demektir ve Hz. Ali Efendimizin sırrıdır.

Eğer gönüllerde Aşk-ı Muhammedi ceryanı artarsa, bu kez şiddetle Allah'ı arayan mâşukiyet makamı doğar; bir tarz Mevlâna makamı. Hz. Mevlâna bu makamı, açılan bir gül goncasının sessiz raksına benzetir. Bu makamda kul bütün güzelliğini, ilâhi tecelliyi hasretle beklemeye adamıştır. Tıpkı gönülden hamd kokuları saçan bir gül goncası gibi. Aynı zamanda hasretin gözyaşları gül goncasındaki şebnemi andırır. Evrenlerin incisi, sonsuz kâinat okyanusunda öyle gizli bir ihtişamdır kî; gönüllerdeki ilâhi aşk ceryanından başka hiç bir şey ona ulaşamaz, onu bulamaz...

Nitekim bir hadis-i kudside, Allah:

«Ben apaçıktım göremediniz; sevgilimi (Efendimizi) gördünüz bilemediniz» buyurmuştur.

Benlikten sıyrıla sıyrıla yokluğa intikal etmek ve yokluk fazında Allah'a hamd etme sanatı, aklın, hayâlin varacağı bir kavram değildir. Fâtiha'nın sırrı bu hamdı yakalayabilmektir. İşte bu yüzden Efendimizin sevdasına düşmek; inciyi bulmak için uçsuz bucaksız okyanusa dalmaktır. Efendimizin benzersiz güzelliği, gönlünü arıtanlara bu sevdanın hazzını öyle şiddetli vermiştir ki; tüm âşıklar okyanusa Evrenin İncisini yakalamak için hiç tereddüt etmeden dolarlar.

Aşk-ı Muhammedî koskoca kâinat okyanusunda Evrenin İncisini bulma sevdasıdır. Ve bu sevda gönüllerde sembolleşerek semâ raksına dönen ilâhi bir tecellidir.

Aşk-ı Muhammedî'yi gönlün sonsuz dünyasında yaşayanlar sonunda Efendimizin muhteşem elest hamdini duyarlar. O hamdin içinde sonsuz hazza ererler. Fâtiha'nın nîmet verilenler sırrı budur.

Aşk-ı Muhammedî öylesine akıl almaz bir ihtişam serüvenidir ki; o sevdaya düşenler Efendimizin Allah sevgisini infak etme sırrından aldıkları ışıkla sonunda Allah’ı bulur (mü’minin mîracı). O sevdaya erdikçe de Efendimizin hamd niyazının sonsuzluğunda gönülleri semâ hazzı içinde raks eder durur. Bu bitmez sevdanın hikâyesi iç içe aşk fazlarında yaşamanın sonsuz bestesidir. Daha doğrusu Allah'ın sonsuz tecellilerinin, ilâhi sevdasının, seyrinde; mutlak yoklukta bir noktacığın yakalandığı haz fırtınasıdır.

Ne anlatmakla biter! Ne yaşamakla...

Gönüllerde semâ: Kâinatın İncisi Efendimizin bize lûtfettiği bir infakın akıl almaz haz hikâyesidir.

Fahr-i Kâinat Efendimiz olmasa Allah bizler için ancak hayallerde bir zan olacaktı. Güzeller güzeli Efendimiz, düştüğü Allah sevdasında aşk ceryanını bulup, bizi siliklikten, hiçlikten kurtardı; Allah'ın sonsuz güzelliğini bize seyrettirdi.

Bütün evrenler, özellikle de insan, tüm varlığıyla Efendimize öyle borçlu ki; varlığı tümden hacz olsa yine O'na borcunu ödeyemez.

Güzeller Güzeli Efendimize sonsuz niyaz,

Güzelliğinin sonsuzluğunca salât-ı selâm.